Siklotimik Kişilik (Depresif Ve Manik Kişilik)

Amerikan Psikiyatri Birliği'nin Tanı Ölçütlerinden DSM-III-R'da yer verilmeyen siklotimik kişiliğe DSM-IV'de son bölümde yer verilmiştir (APB).
Depresyonlu Bir Hasta
Siklotimik kişilik bazen depresyon (çöküntü), bazen de mani (duygusal kançılarıma) biçimlerinde görülebilir. Bu kişilik özellikleri ayrı ayrı da oluşabilir. Depresyon (çöküntü) halinde dikkat, bellek, düşünme, hareket ve neşede azalma görülür. Kederlidirler, hep kendi mutsuzluğunu düşünürler. Az konuşurlar, aşağılık ve suçluluk duygusu vardır, kendilerine güvenemezler, duygu ve düşüncelerini belirtmede, konuşma ve dinlemede güçlük çekerler. Sürekli olarak kötümserdirler. Uykuya dalmakta güçlük çekerler. Ya da kesik kesik uyurlar ve sabahlan erken uyanırlar. Sabahlan çok keyifsiz olurlar. Her şeye karşı isteksizlik ve yüreksizlik görülür. Bir işe başlamakta güçlük çekerler.
Aynı Hastanın Mani Hali
Olağan işler bile güç gelmeye başlar. Çevreye karşı ilgisizdirler. Halsiz, bitkin, yorgun, utangaç, çekingen, isteksiz ve yaşamdan zevk almazlar. İntihar düşünce ve eylemleri görülür. Basit bir olaya bile, çok duyarlı oldukları için çok üzülürler. Bazıları saldırgan olabilir. Yardımsever ve merhametlidirler.
Karşı cinsle ilişkilerinde yapışkanlık görülür. Aşırı vicdanlıdırlar. Çabuk vazgeçerler ve obsesif özellikler gösterirler. Uysal, alçak gönüllü ve özverilidirler. Depresyon her davranış bozukluğuna eşlik edebilir.
Depreşirler, kuşkulu, kılı kırk yaran, yaşamaktan korkan, görevlerine düşkün kimselerdir. Gerçekten üzüntü duyulacak durumlar karşısında fazla kederli değillerdir. Toplumsal baskıların az olduğu ortamlarda bu kişilik yapısına daha az rastlanır . Bu kişilerin kullandıkları savunma mekanizması içe atıştır (İntrojesiyon).
Depresif tipin tam karşıtı olan manik tepkilerde kişi oldukça canlı ve coşkuludur. Çok neşeli, enerjik, aşın iyimser ve rahattır. Kendine çok güvenir. Yüksek sesle ve açık saçık konuşur, şakalaşır, espriler yapar, yaptığı planlan uygulamaya koyulabilirler. Herkese yardım etmek her işe burnunu sokmak isterler. Öfkeli fakat kinci değildirler.
Bu karşıt özellikler kısa ya da uzun zaman aralıklarında değişebilir. Kederli ve içedönük bir devreden sonra coşkulu ve hareketli bir devreye girebilir. Bu belirtiler her zaman nevroz ya da psikoza dönüşmeyebilir.
Depresif kişilik, defresif nevroz ya da psikozuna dönüşebilir. Bunlar da çeşitli biçimlerde sınıflandırılabilir. Sadece tekrarlayıcı depresyon nöbeti geçiren hastalara unipolar, depresyon olsun ya da olmasın manik nöbet geçirenlere ise bipolar denmektedir. Klasik sınıflandırmaya göre melankoli basit, stuporlu, anksiyeteli, hezeyanlı olmak üzere dört tipe ayrılır. (Hezeyanlı melankolide, depresif belirtilere paranoid kuşku halleri eşlik eder.)
DSM-3-R sınıflandırmasında depresif nevroz ve nevrasteni, distimi bozukluklar kümesinde yer almaktadır. Buna göre bu hastalık sürekli olarak iki yıl sürer. Ayrıca klasik depresyon belirtileri olan iştahsızlık ya da aşın yeme, yorgunluk, bitkinlik, aşın uyku ya da uykusuzluk, konsantrasyon güçlüğü (dikkatini yoğunlaştıramanı), umutsuzluk, Özgüvenin yitirilmesi, girişim noksanlığı, karar verme güçlüğü görülür. Akşama doğru sıkıntı artar. Bir yakının ölümü ya da basit bir engellenme veya düş kırıklığı ile ortaya çıkabilir. Depresyon psikozunda, hareketlerde yavaşlama (ya da hızlanma), karamsarlık ve suçluluk duygulan görülür. Çocuklarda ve ergenlerde hırçınlık ve saldırganlık görülebilir. En olağan işler zor gelmeye başlar. Yapısal depresyonda sabahlan, nevrotik depresyonda ise geceleri yorgunluk, uykusuzluk, keyifsizlik belirtileri daha çok artar. İnsanlardan uzaklaşılır. Dikkatini belli konulara yöneltmekte güçlü k çeker. Konuşmak istemezler, cinsel işevlerde bir yavaşlama ya da durma görülür. Sürekli acı çekeceklerini düşündükleri için intihar girişiminde bulunabilirler. İştahsızlık nedeniyle zayıflarlar. Kendilerini küçük görürler ve aşağılarlar. Yüzleri solgun, bakışları cansız ve başlan öne eğiktir. Kimileri hiç hareket etmediği halde, anksiyeteli depresyonda kişi sürekli dolaşır, saçını başını yolar, kafasını duvara vurur, hıçkırıklarla ağlayabilir. Bu biçim nöbetlerde intiharlara daha çok rastlanır.
Mani psikozunun en hafif biçimi olan hipomanide, düşünmede, harekette ve neşede aşırı ve nedensiz bir artma söz konusudur. Kendilerine fazla güvenirler. Çok konuşurlar. Konuşmaları fikir firan şeklindedir. Kendiliğinden dikkat artmıştır. Çok yerler, planlar yaparlar ve gereksiz ziyaretlerde bulunurlar. Sorumsuzca para harcarlar. Cinsel taşkınlıklar gösterirler. İşlerine karışılınca şiddetli öfke ve saldırganlık görülür. Öfke ve neşe nöbetleri periyodik bir biçimdedir: Kinci değildirler. Kendilerini üslün görürler. Aile içinde aşın otoriter ve saldırgandırlar. Başkalarının fikrine değer vermezler. Yalan söylerler.
Şakacı, iddiacı, hazır cevap ve hoşsohbettirler. Espriler yapar, herkese akıl verir, kendilerini zevkle dinletirler.
Mani psikozunda kişide öz eleştri kalkmıştır. Başkalarıyla ilişkilerinde belirgin bir bozulma görülür. Yapmış olduğu planlan uygulamaya koyulur. Son derece cömerttir. Para bulmak içi yalan söyleyebilir; hırsızlık, dolandırıcılık yapabilir. Akut manide hasta sürekli oynar. İlk tanıştığı birine en mahrem sırlarını anlatır. Öfkeleri geçicidir. Uyku ihtiyacı azalmıştır. Buna rağmen enerjisini yitirmez. Hemen neşeli bir kişiliğe dönüşebilir. Kelime çağrışımlarını sıklıkla yapar, bir fikirden diğerine çabuk geçerler (fikir firarı). Açık saçık konuşmaktan zevk alırlar. Aile içinde aşırı otoriter davranırlar. Cinsellik arttığı için göstermecilik ve cinsel saldırılarda bulunabilirler.
Ülkemizde manik hastalarda, paranoid belirtilerin bu belirtilere eşlik ettiği ileri sürülmüştür. Hezeyanlı mani ismi verilen bu tip mani ilk kez Luther Bell tarafından tanımlandığı için buna Bell Manisi denmektedir.
Siklotimik kişilere sanat, bilim ve politikacılar arasında sıklıkla rastlanmaktadır. Hafif mani hali kimi psikologlara göre yaratıcılığı kamçılamaktadır. Tevfik Fikret, Abdülaziz, V. Murat ve I. Mehmet'in siklotimik olduğu ileri sürülmüştür. Abdülaziz tahttan indirildikten sonra, geçirdiği depresyon sonunda Feriye Sarayı'nda bilek damarlarını keserek intihar etmiştir. Ünlü şarkıcı Dalida'nın "Hayat çekilmez hale geldi" diyerek intihar etmesi, depresyon olasılığını güçlendirmektedir. Ünlü Alman bestecisi Robert Schumann, Balzac Alt-husser ve Van Gogh (aynı zamanda epilepsi) bu kişilik tipinin patolojik örneğini göstermişlerdir. Hemingway, Newton, Luther, Mirabeau, Zola, E.A.Poe, M.Gorki, Napoleon, Churcille ve A.    Lincoln'nun   depresyonlu    olduklan    ifade    edilmiştir. Hemingway coşkulu dönemlerinde 1. Dünya Savaşı'na ve Türk Yunan savaşına (1922) savaş muhabiri olarak katılmış, Afrika'da av partilerinde bulunmuş ve anılarını romanlaştırmıştır. Yaşlılığında girdiği depresyon nedeniyle Küba'da tedavi görmüş ve intihar etmiştir. Ünlü bir film yıldızı ve manken olan torunu Margaux da intihar etmiştir.
Bu kişilik yapısının nedeni, biyolojik ve psiko - sosyal olmak üzere iki ayrı grupta incelenir. Sinapslardaki biyo - kimyasal aminlerin azlığı yada çokluğu iletişimi etkilemektedir. Aile ve toplumsal baskıların fazla olduğu ortamlarda depresyon vakalarına sıklıkla rastlanmaktadır.
Mani ve melankolinin tedavisinde öncelikle farmakolojik tedavi düşünülmelidir. Psikoterapi, ilaçlarla birlikte ya da sonradan uygulanabilir. Bu nedenle bu tür hastalıklarda öncelik, reçete yazma yetkisi olan psikiyatristlere verilmelidir. Aksi halde bir depresyonlunun intihar riski artabilir. Son çıkan modern antidepresif ilaçlarla ve en az 21 günlük ilaç tedavisi ile yüz güldürcü sonuçlar alınabilir. Ülkemizde bulunan antidepresifler şunlardır: Tofranil, anafranil, laroxyl, ludiomil, lustral, cipram, tolvon, triptilin, insidon ve MAO inhibitörleri (Auroix). Anti-depresif ilaçlar reçetesiz satılmaktadır. Ancak alınacak miktarın tespitinde ve uygun ilaç seçiminde mutlaka bir hekime danışmak gerekir. İlaç alımı erken kesildiği zaman pek çok sakıncalar ortaya çıkabilir (intihar riski). Bu ilaçlar alındığı zaman ilk birkaç gün, baş dönmesi, ağızda kuruma, terleme, uyku ve iştah artımı gibi yan etkiler görülebilir.
Mani tedavisinde Lithium önemli bir yer tutur. Lithium hem tedavi eder hem de sonraki nüksleri önler. Aynı zamanda hastalığın mani melankoli olduğunu belirleyen turnusol kağıdı gibidir (Bu durum depresyon için de geçerlidir). Ancak kandaki Lithium miktarının belli bir düzeyde tutulması gerekir. Fazla alındığı zaman zehirlenme ve troid bozuklukları görülebilir. Sık sık kan tahlili yapılmalıdır. Manide ayrıca antipsikotik ilaçlar verilebilir (Haldol, Largactil). ABD'de mucize ilaç olarak sunulan Prozac ülkemizde de kullanılmaktadır. Depresyonlu hastalarda aynca Elektro-konvulsiv tedavi (Elektroşok tedavisi) de uygulanmakta ve olumlu sonuçlar alınmaktadır.
Örnek 1.
Halk kahramanlarının, cesaretli, atılgan, kabadayı tipi için, ilgi çekici bir örnek olarak Kretschmer, Luther'i vermektedir. Luther, portresinden de izlendiği üzere piknik bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte, araştırmacı onun bazı şizotim niteliklere sahip kompleks bir mizacı bulunduğunu belirtmektedir. Her şey bir tarafa, Luther'in yaşantısında ve etkinliklerinde onun siklotim ve hipomani mizacının etkilen son derece belirgin bulunmaktadır.
Bunların eylem ve yaşantılarında, ne ikinci kümedekilerin örgülüğü ve sistemdi iği, ne de üçüncü kümedekilerin hoşgörülü uyumluluğu ve politik arabuluculuğu görülmez. Bu türdeki insanlarda görülen nitelikler, ilk parlayışta her şeyi yakıp kavuran, ileriye yönelten, derleyen toplayan, çevreye kıvılcımlar saçan ateşli hipomani belirtileridir. Göze batan çocuksu saflıkları, dürüstlükleri, atılganlıkları, inatçılıkları, kızgınlıkları, etkileyici sert konuşmaları, kaba güldürü anlayışları, sarsılmaz dostlukları, geniş halk kesimi tarafından sevilmelerine, pek az kişiye kısmet olan candan yürekten benimsenmelerine neden olur.
Ömek 2.
Siklotim mizaç yapısının bu iki yönünü benliğinde birleştiren dahi bir önderin olağanüstü güzel örneğini, Fransız devriminin ilk fırtınalı anlarında yönetim ve idareyi büyük bir beceriyle eline almış olan Mirabeau vermektedir. Kısa boyu, toplu kol ve bacakları ile piknik bir beden yapısına sahip bulunan Mirabeau, canlı, yumuşak, etkin yaradılışlıydı. Uzlaştırıcı bir politikacının sakınganlığı ve becerikliliği kadar, atak ve cesurdu. Üstün bir konuşma yeteneğine, keskin bir algılama kabiliyetine,ateşli bir mizaca sahipti. Nükteli ve özgüveni tam bir kişi olduğu kadar, adil ve ılımlı idi. Eğlence ve zevklerine düşkün biriydi de. Kumarı çok severdi. Borç içinde yaşanmış zarif bir geçmişi, çocuk kalbi kadar saf ve iyilik dolu bir kalbi vardı. Her düşkünün eline para sıkıştıracak kadar insan dostu, en aşağı düzeydeki kişiler arasında bile rahat edebilen bir kalender, ülkenin her yerinde insanlar tarafından tanınan bir halk adamı, en gürültülü ve çekişmeli tartışmaları bile büyük bir beceriyle yöneten bir idareci, erdemli, hoşgörülü, sağduyulu bir kişiydi.
Ömek 3.
Ünlü Fransız Filozofu Louis Althusser duygulanım bozukluklarından mani ve melankoli psikozu nedeniyle psikiyatrik tedavi görmüştür. Althusser 1918'de Cezayir'de doğdu ve gençliği orada geçti. İkinci Dünya Savaşında Almanlara esir düştü ve savaş boyunca bu esaret sürdü. Bu esnada depresyon geçirmeye başladı ve belli aralıklarla tedavi gördü. Yaşlanınca kronikleşen hastalığı nedeniyle 1980 yılında eşi Helene'yi boğarak
öldürdü (Yaşamının son günlerinde Psikolojik bir bunalım nedeniyle Helene de tedavi görüyordu). Hastalığı nedeniyle cinayet işlediği için yargılanmadı. Fakat yaşamı çeşitli akıl hastanelerinde geçti. 1990 yılında bir kalp krizi sonucunda öldü. "Gelecek Uzun Sürer" adlı yaşam öyküsüyle kendisiyle hesaplaştı ve kendini yargıladı. Althusser yaşam öyküsü kitabında bu faciayı şu şekilde ifade etmiştir:
"Doktorların benim kaderim hakkında son derece kaygılı olduklarını biliyorum. Korktukları, kendimi öldürmem değildi; kliniğin sıkı gözetleme koşulları beni bundan koruyabilmiş (böyle durumlarda hiç de belli olmaz ama). Bu ağır zihin bozukluklarının bende "geri döndürülemez" bir durum yaratmasından ve beni ömür boyu hastanede kalmaya mahkum etmesinden korkuyorlardı. "
Uzun süre bu rejimi uyguladıktan sonra, kaygı verici yan etkilerden sorumlu tuttukları imao'ları kesmeye karar verdiler; kural gereği (onbeş gün kadar) ara verdikten sonra, damardan sürekli olarak verilmek üzere anafranyl yazdılar. Bu yeni rejim sonuç verir gibi oldu ve bir süre sonra taburcu olabilecek duruma geldiğim kanısına vardılar. Klinikten doğruca Okuldaki odama gittim. Ama bütün dostlarım klinikten son derece kötü durumda ayrıldığım konusunda söz birliği içindeydiler.
Helene'le buluştuk ve sık sık yaptığımız gibi huzur, rüzgar ve deniz aramak üzere Güneş'e gittik, ancak sekiz-on gün kalabildik ve döndük; durumum gene ağırlaşmıştı.
Helene'le ikimiz ortak yaşamımızın en kötü sınamalarından işte bu dönemde geçtik. Belirtiler önceki ilkbaharda başlamıştı, ama araya gerçek "dinlenme" dönemleri girdiğinden, umudumuzu yitirmiyorduk. Bu kez ise olaylar karşı durulmaz bir çığıra girdi ve dramın sonuna dek aralıksız sürdü. Helene'e nasıl bir cehennem dönemi yaşattığımı biliyorum (en kötüyü bile yapabilecek biri olduğuma göre mutlaka yapmışımdır), ama sonunda, beni dehşete düşüren bir kararlılıkla, artık benimle birlikte yaşamayacağını, onun için bir "canavar" olduğumu ve beni bir daha görmemek üzere bırakıp gitmek istediğini bildirdi. Açık açık ev aramaya başladı, ama hemen bulamadı. O zaman bana dayanılmaz gelen birtakım önlemlere baş vurmaya başladı. Yanında olduğum halde yokmuşum gibi davranıyordu; benden önce kalkıp bütün gün ortalarda gözükmüyordu; evde kalmışsa benimle konuşmaktan, hatta karşılaşmaktan kaçınıyor, odasına ya da mutfağa sığınıp kapıları çarpıyor, beni içeri sokmuyordu. Benimle birlikte yemek bile yemiyordu. Bilerek ve isteyerek tezgahlanmış bir yalnızlığın kapalı kapıları ardında iki kişilik ürükütücü bir cehennem kurulmuştu.
Bunaltım dayanılmaz olmuştu. Zaten hayatım hep terkedilmek, özellikle Helene tarafından tek edilmek korkusu içinde geçmişti. Ama böyle evin içinde ve yanımdayken beni "bırakması"',doğrusu hepsinden dayanılmaz geliyordu bana...
İçimden, beni gerçekten bırakmayacağını biliyordum; korku ve kaygılarımı bu düşünceyle hafifletmeye çalıştıysam da olmadı, çünkü aslına bakılırsa bundan da kesinlikle emin olamıyordum. O zaman Helene aylardan beri içinde uyuklayan, ama şimdi birden korkunç bir şekilde yüzeye çıkan başka bir temayı işlemeye başladı. Benim bir "canavar" oluşum ve kendisine çektirdiğim insanlık dışı acılar karşısında, kendini öldürmekten başka çıkış yolu görmediğini açıkça bildirdi. Hiç gizlemeden intiharı için gerekli ilaçları topluyor, görebileceğim yerlere koyuyordu; ayrıca denetlenmesi daha zor başka yollardan da söz ediyordu; dostumuz Nikos Poulantzas akut bir paranoya bunalımında kendisini Montparnasse gökdeleninin yirmi ikinci katından atarak intihar etmemiş miydi? Bir başkası, bir kamyonun, bir üçüncüsü de bir trenin altına atılmamış mıydı? Sanki seçimi bana bırakıyormuş gibi bunları sayıp döküyordu. Üstelik inanmışlığın verdiği bir inandırıcılıkla ve çok iyi bildiğim kuşkuya yer bırakmayan edasıyla, bunların boş laf olmadığını, dönülmez bir kararın ifadesi olduğunu ısrarla belirtiyordu. Uygulama bir zaman sorunuydu; yolunu ve anını kendisi seçecekti, tabii bana haber vermeden...
Gene içimden, Helene'in kendisini ödürmeyi başaramayacağını düşünüyordum. Böyle çok olay yaşadık biz, diyordum kendi kendime; o bana o kadar bağlıdır, beni öylesine derinden bir aşkla sever ki, imkanı yok eyleme geçemez. Ama bundan da gene kesinlikle emin olamıyordum. Derken bir gün, düpedüz benim kendisini öldüni vermemi isteyerek, hepsinin üstüne tüy dikti! Havsalamın almadığı, yüreğimin dayanmadığı bu sözün verdiği dehşet tüm benliğimi tir tir titretti, hala da titretiyor. Bu söz onun, düşündüğüm gibi yalnız beni terketmeye değil, aynı zamanda kendi eliyle canını almaya da cesaret edemiyeceği anlamına gelmiyor muydu acaba? Öyleyse henüz bir çarem, bir tek çarem daha var demekti: işi zamana bırakmak, beklemek; geçmişteki bunca derin bunalımlardan sonra hep olduğu gibi, sonunda nasıl olsa yatışacak, aklı başına gelecek ve aslında benliğinin derinliğinde zaten istediği şeyi bilinçle kabullenecekti: beni bırakmamak, kendini de öldürmemek, öteden beri yaptığı gibi beni sevmek için benimle birlikte yaşamak...
16 Kasım pazar sabahı saat dokuzda, o zamandan bu yana bir daha hiç girmediğim karanlık bir geceden çıkışta, kendimi karyolanın ayak ucunda, sabahlıklı olarak, önümde uzanmış olan Helene'in boynuna masaj yapar buldum; yeğin biçimde kollarımın ağrıdığını hissediyordum: ah şu masaj, hep böyle olur! Sonra, nasıl oldu bilmem, belki gözlerin donukluğundan ve devinim-sizliğinden ya da dudaklarla dişlerin arasından sarkan küçük dil parçasından, onun ölmüş olduğunu anladım. Bağırarak dairemden dışarı fırladım ve Dr. Etienne'i bulacağımı bildiğim revire koştum. Yazgı yerine gelmiş, perde inmişti"
Örnek 4
Herakleitos, Efes-Kuşadası'nda, aristokrat kökenli bir aileden dünyaya gelmiş, Olasılıkla, z.ö. 540-470 yılları arasında yaşamıştır. Kentin bu soylu ailesinin -basileus- unvanını taşıma hakkı babasından Herakleitos'e geçmiş. Ancak, Herakleitos, bunu kabul etmeyip, kardeşine devretmiştir. Onun, salt bu tavrı bile, kişiliğini anlamaya yönelik kimi ipuçları verir nitelikte görülmüş ve uzun tartışmalara neden oluşmuştur.
Kalabalıklar   içinde   yaşamaktan   hoşlanmayan,
yalnızlığı seven, huysuz, somurtkan, asık suratlı Herakleitos'i çevresindekiler hep "hüzünlü Herakleitos" diyet tanımlamışlardır.
Herakleitos, ömrü boyu, soylu, bilge ve yalnız bir insan olarak yaşamıştır. Herakleitos olasılıkla düzenli bir eğitim görmemiş, kendi kendisini yetiştirmiştir. Ussal filozofların en önde gelenlerinden biri olan Herakleitos, özellikle yaşamının son yıllarına doğru, tümüyle yalnız bir yaşama çekilmiş. Kendisini dış dünyadan yanıtlamıştır. Artemis Tapınağı'na kapanmış. Çok az yemek, salt tahıl ve suyla yaşamaya başlamış. Tek yanlı beslenmesi nedeniyle vücudunda açlık ödemleri oluşmuş. Bu kez de, vücudunda toplanan bu suyu kurutma düşüncesiyle bir tanıdığının önerisi üzerine, bir ahırın içine kapanmış ve gübrelerden çıkan ısının vücudundaki suyun kurumasına yardım edeceğini ummuştur. Yaşamı boyu hekimlere karşı hiçbir sempati duymamış. Olabildiğince hekimlerden uzak durmaya çalışmıştır.
Herakleitos bilinen filozofların en kötümserlerinden biridir. Tüm yaşamı süresince ölüme bu denli övgü düzen filozof az görülmüştür. Bu alanda, Nietzche'ye, Schopenhauer'e öncülük eder. Herakleitos, insanın yaşamak için doğduğunu, ancak doğduğu andan itibaren ölüm -ya da dinginlik- özlemi içinde olduğunu yazmıştır. Herakleitos'un bu tespti, 2500 yıl sonra Freud'da "ölüm içgüdüsü"nün savunulmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Herakleitos, dünyayı pek çok gücün etkisinin boy ölçüştüğü bir savaş alanı olarak tasarlamış ve bu savaş alanında, kendisini sürekli olarak üzgün, hüzünlü, korku içinde duyumsamıştır. Herakleitos, en güzel yaşamın, plansız programsız bir yaşam olduğunu savunmuştur. Herakleitos, savaşın, her şeyin babası olduğunu, ancak zaferin de, bunu kazananın intiharı olduğunu öngörmüştür.
Binlerce yıldır tüm düşünen insanların esin ve umut kaynağı, ussal filozofların en ussalı olan Herakleitos, kötümser filozofların da en kötümseridir. Herakleitos, yaşamı boyu kalabalıklardan nefret etmiş, insanlardan kaçmıştır. Antik Çağın melankolik filozofu dendiğinde ilk akla gelen Herakleitos, yalnızlık, kötümserlik, umutsuzluk içinde z.ö. 470 yılında tek başına ölmüştür.

DERLEYEN.EDİTÖR
İletişim:bilgi@gencogrenci.com

Bu makale şu konularla ilgili olabilir :kişisel gelişim - kişisel gelişim yazıları - kişisel gelişim kitapları - genç gelişim - kişisel gelişim nedir -

Yorumlar