Kaygı Bozukluğu

İnsanlık tarihinde kaygının egemenliğinden kurtulmak için birçok atılımda bulunulmuştur. Korkunun aslına yol açan, yatkınlığımızın bilincidir. Hepimizin korktuğu şey bizi [sakat bırakması olası hastalıklar ve kazalar, kredi veya para kaybı, sevdiğimiz ya da sevgisi hayatımızın gün ışığı olan kişileri kaybetmek, kızgınlık, düşmanlık, hoşnutsuzluk, hor görme ve bizimle ilgili şeylerin kötüye kullanılmasıdır. Bunlar endişeli aklın önceden tahmin edebildiği ve kederli bir [şekilde üzerinde durduğu belirli şeylerdir.
O zaman dünyanın mutsuzluğunu bayıla bayıla ortadan kaldıracak filozofların ve öğretmenlerin akıllarındaki amaç her zaman, bu yatkınlığın azaltılması için izlenecek yolların önerilmesi olmuştur. Böylelikle amaçları her zaman, insanların umutlarını ve duygularını geçici olan şeylerden mümkün olduğunca ayrı tutmak olmuştur. Bu, çileciliğin ardında yatan ilkedir, yani eğer kişi sağlığa, rahata ve 'aranmaya S kayıtsız kalabiliyorsa, o zaman o kişinin huzur için daha iyi bir şansı vardır. Bu öğretinin aslı hoşa giden şeylerin istenmediği gerçeği değil, fakat bir şeyin kaybedilmesinin, hiç j umursanmamasından daha çok üzücü olmasıdır. Çileci kendini yemeye, içmeye ve hayatın gereklerine kayıtsız kılmaya çalışır. O, biraz aşk kendi kendine çok yönetici bir duygu olduğundan, biraz da kaybı kendisine acı verecek insani duyguları sahiplenmekle başa çıkamayacağından dolayı evlenmemeyi amaçlar. Çilecilikte, tabii ki bundan daha derin bir zincir vardır. Bu da, tüm fiziksel zevklere ve onların basitliği hissine olan şüphelgüvensizliktir. Fakat bu kendi içinde akli ve ruhi eğlencenin artistik bir tercihidir ve bunu bozacak ya da buna saldıracak her şeye karşı bir savunmadır.
Stoacı ağırbaşlılık bir adım ileri gitmek için bir atılımdır; hayattan kopmak için değil, ona katılmak ve ona bağımlı hale gelmeden ilerlemek için. Stoacı ideal bir taraftan acıdan ve acı çekmekten dolayı dehşete düşmemek, aklın gücünü geliştirmek, bir taraftan da hayatı, bırakılması zor olan düşkünlük derecesindeki alışkanlıkları edinmek için ılımlı ve akıllıca kullanmak için ortaya konulmuş yüksek bir idealdi. Stoacılığın zayıflığı insan ilişkilerini önemli görmemesi, ilkel Hristiyanlığın güçlü yönü ise hayatın Stoacı kolaylığını vurgularken insanlara sevgiden korkmamalarını, fakat onu ölümle başa çıkabilen ve ölüm tarafından yarıda kesilmeyen tek şey olarak özgür bir şekilde kullanmalarını ve bol bol harcamalarını öğretmesidir. Hristiyan öğretisi bu noktaya gelmiştir, yani dünyanın sevgiyi öğreten okul anlamına geldiğini ve sevginin ailede başlayıp ordan dışarıya, kabileye, ulusa, dünyaya ve tanrının kendisine uzanan şefkatin dışa dalgalanan bir uzantısı olduğunu kastetmektedir. Tüm vurgusunu aşkın tek ölümsüz şey olduğu ve dünyanın tüm eğlence ve heyecanlarının maddi iskeletin çürümesiyle beraber ortadan kalkacağı fakat sevginin cesaret içinde kenetlenmiş ellerle bilinmezliğin karanlığına doğru yoluna devam edeceği gerçeğine vermiştir.
Hristiyanlığm tanıdığı tek kayıp, sevginin kaybıydı; korktuğu tek ceza ise sevginin verilmemesiydi.
Hristiyanlık dünyanın içine derinlemesine girdikçe etkisi azalmaya başladı ve kendisine insanların zayıflıklarını aldı. Sosyal bir güç haline geldi, varlığa bağlı olmayı öğrendi, bir çeşit suç işledi ve başarı ve servetin insani standartlarını kabullendi. Basitliğini kaybedip karmaşık hale geldi. Dünyadaki insanların, eğer isterlerse, Hristiyan olduklarını iddia etmemelerinin gerekli olduğunu söylemek zordur fakat Hristiyanlığın aslı, yaşamsal özelliklerinin maddi iyeliklere yabancılaşması ve sempatinin yüce bir erdem olarak empatik kabulü olduğu umutulduğu takdirde belirsizlesin.
Bu, aslında sorunlarımızın ve korkularımızın da bencilliğe dayandırıldığını ve eğer başkalarının iyi durumda olması ile daha fazla ilgilenirsek kendi durumumuzla çok fazla ilgilenmeyeceğimizi ifade etmenin başka bir yoludur.
Hristiyanlık görüşünü uygulamanın zorluğu tanrının tüm insanları cömert yaratarak dünyayı alenen düzeltmeyi amaçlamış olmasından kaynaklanmaktadır. İnsanlar bencil doğarlar, doğanın kanunları ve kalıtımsallık bunun böyle devam etmesini buyurmaktadır. Aslında belli derecede bir bencillik yaşama isteğinden ayrılamaz gözükmemektedir. Çilecilik ve Stoacılığın gücü ikisinin de bencilliğe bir güdü gibi yaklaşıyor olmalarıdır. Açıkça "mutluluk sizin amacı-nızdır, kişisel mutluluk. Fakat size zevki ne zaman önerir-se onu o zaman yakalamak yerine bu gibi şeylerle çok fazla ilgilenmemenin daha sağgörülü bir davranış olduğunu sonunda göreceksiniz." demektedirler. Meşhur Hristiyanlığın aynı çeşit davranışta bulunduğu doğrudur. "Eğer bu dünyada mutluluğu yakalarsanız, onun birçok bölümünü başarılı bir şekilde elde edebilirsiniz, fakat bu er geç daha kötü hale gelecektir." demekte ya da der gibi gözükmektedir.
Hayat teorisi öğretildiği ve kabul ettirildiği şekliyle, mesela Dante'nin büyük şiiri gibi, işindeki gibi düşüncenin kabasına dayandırılmaktadır. Dante, cehennemi ve Arafı ile insanların ahlaki değerleri uygulamasının ardındaki başlıca güdünün nihai cezadan korkmaları olduğunu dürüstçe ifade etmiştir. Onunki bu dünyayı bir sonrakinden saklayan perdeyi ortadan kaldırma ve insanlığı sade ve dürüst yaşamaya itme girişimiydi. Fakat akıl, sadece, insanların günaha teşvik eden ödüllerle dolu ve onlardan hayatı pervasızca yaşamalarını engelleyebilecek ölümsüz işkencelerin berbat görüntüsünü kasten saklayan bu denli ayartıcı dünyaya gelmelerine izin veren tanrının adaletsizliğine isyan etmektedir. Dante'nin kendisini yapmış gösterdiği gibi, cehennemin büyük mağaralarının ya da Arafın taşlı sırtlarında gezmiş, iğrenç görüntüleri görmüş ve yerin kalpkırıcı sözcüklerini duymuş hiç kimse dünyaya alçak yürekli bir günahkar olarak dönememiştir. Tanrı hakkında ne düşünürsek düşünelim, bir süreliğine hayatın çok kısa ve sonlu, çok küçük ve yaralayıcı bir olanak olduğuna ve cezanın çok egemen ve ebedi olabileceğine inanmamız için kendimize izin vermemeliyiz. Bu tarz bir düzen yaratabilecek bir tanrı kesinlikle şeytani ve kötü yürekli olmalıdır. Ruhunda kötülük besleyen insanları ahlaksız hareketlerinden dolayı ceza ile tehdit edebiliriz ama bu sadece ceza ile yapılmalıdır. Oğlunu sonuçlarını açıklamadan, ayartılmaya maruz bırakan ve sonra onu hayatı boyunca doğru seçimi yapmadığı için suçlamalara mahkum eden baba için ne söyleyebiliriz? Eğer kusurlar geçiciyse, cezaların da geçici olması gerektiğini rahatlıkla söyleyebilmeliyiz. Yani cezalar iyileştirici olmalıdır, mekanik değil. Eğer cezalandırılmayı hak ediyorsak bunun, iyileştirme umudu olduğundan dolayı yapılacağına inanmalıyız. Cehennem korkunç ve destek sağlamayan bir gerçektir ve onunla ilgili fikir sadece, tanrının iyiliği ile ilgili herhangi bir mançla ters düştüğüdür. Bunu desteklemek için metinlerden alıntılar yapmak kolaydır ama yeryüzündeki hiçbir metnin ya da kaydın, kutsal da olsa, sevgi ve tanrının adaleti hakkındaki inancımızı mahvetmesine izin vermemeliyiz. Ve mümkün olduğunca direk ve açık söylüyorum ki bu dayanılmaz korkudan tamamen kurtulmadığımız sürece hiçbir ilerlemede bulunanlayız.
Ruhunda kötülük besleyenlerin ölümsüz lanetini düşünerek zafer sevinci yaşayıp karanlığa giden yaşlı, vahşi azizler Hristiyanlık ilkelerinin ilk harfini bile telaffuz etmediler ve ben onların hatalarının uzun süre önce bürünmüş olmasından şüphe ediyorum. Dünyada, bu konu hakkında, insan erdeminin itkisini kuvvetsizleştirmekten korktukları için, açık bir şekilde ne konuşacak ne de düşünecek dindar insanlar hala var. En azından ben açıkça konuşacağım ve bu yüzden tüm kalbimle kabrin de ardında, içinde yeterince acı çekmenin, isteyerek günah işleyip tembellik, umutsuzluk ve karamsarlığın ve hatta zulmün ve vahşetin içine gömülmüş olanların düzeltilmesi için var olduğu bir hayata inanıyorum. Dünyadaki gelmiş geçmiş en iğrenç insanın yaptıklarının bile bir cezadan daha fazlasını hak ettiğine ya da o cezanın bu konuyla ilgili kinci olabilecek bir şeyi olduğuna bir anlığına da olsa inanmıyorum.
Sadece eski moda bir düşünceyi savunmak için burda olduğum ve kimsenin ebediyen cezalandırılmanın gerektiğini savunan teoriye inanmadığı söylenebilir ya da eğer böyle bir olasılığın var olduğuna inanılıyorsa da, buna hiçbir insanın maruz kalmayacağı düşünülüyor olabilir. Fakat bu düşüncenin var olduğundan ve bunun bir kişinin inanmayı isteyeceğinden daha yaygın olduğundan hafif şüphem var. Buna inanmak korkunun en karanlık ve en temel baştan çıkarıcılığına kapılmak demektir ve bu görüşte olan herkes tanrının doğruluğu fikrinden alıkoyulur.
Peki, o zaman günahlarımızın cezalandırılmasıyla ilgili neye inanmalıyız? Kendi hayatıma dönüp bakıyorum ve zalimce, bencilce, kendi isteklerim doğrultusunda, basitçe davrandığım ve bunun tamamen farkında olduğum sayısız durum görüyorum ve bu durumlar benim önümde yanlışlıkların uzun bir perspektifi gibi uzanıyor. Benimle ilgili yanlış neydi? Neden o şekilde davrandım? Çünkü en kolay yolu seçtim ve o anda bunun bana zevk verdiğini düşündüm.
Peki o zaman, tüm bunlardan ne umuyorum? Bunun böyle olmamış olmasını dilerdim, daha iyi, daha adil, daha kendimi sınırlamış, daha güçlü davranmış olmayı dilerdim. Utanıyorum, çünkü kendimi mahkum ediyorum ve sevdiklerimin ve onur duyduklarımın da tüm bunları bilirlerse beni mahkum edeceklerini biliyorum. Fakat bu yüzden kendimle ilgili tüm umudumu yitirmem ya da tanrının bana nasıl farklı olunacağını göstermeyeceğini düşünmem. Eğer bu yalnızca acı çekmekle yapılabilirse, acı çekmekten korkarım fakat ne olmayı istiyorsam o hale gelebileceksem acı çekmeye hazırım. Fakat günah işlediğim için tanrının beni reddedeceğini veya bana yüz çevireceğini bir anlığına da olsa düşünmem ve ona beni ışığa ve güce kavuşturması için yakarabilirim.
Ve bu yüzden, korktuğum şey yatkınlığım değildir. Hatta bunu, doğruyu bu sayede öğrenebileceğimin bir işareti olarak karşılarım. Ve hoş şeylere olan isteğimi şeytan olduğumun bir kanıtı olarak görmektense, tanrının bana iyiliğin nerede yattığını gösterdiğinin ve hatalarımla onu ayırt etmeyi ve ona değer vermeyi öğrettiğinin bir kanıtı olarak göreceğim. Eğer isteseydi beni bir kerede mükemmel yapabilirdi. Fakat bunu yapmadığı gerçeği, haznesinde benim için mekanik bir mükemmelleştirmeden daha iyi bir şey olduğunun işaretidir.
DERLEYEN.EDİTÖR
İletişim:bilgi@gencogrenci.com

Bu makale şu konularla ilgili olabilir :kişisel gelişim - kişisel gelişim yazıları - kişisel gelişim kitapları - genç gelişim - kişisel gelişim nedir -

Yorumlar