Fotografik Hafıza

Fotografik Hafıza
İnsan, televizyon izlerken bir saniyede 25 tane görüntüyü zihin deposuna atıyor. Yani siz fotoğraf çekerken saniyenin 25'te birini don-durabilirsiniz. Bir saniyede 25 değişik görüntü çekebilirsiniz. Dakikada ise 1500, saatte 90000; Türkiye'de ortalama günlük TV izleme saati dört saat olduğundan 36.000 görüntü günlük olarak beyindeki depoya gidiyor. Yok canım; ben bu kadar zeki değilim, bu kadar görüntüyü benim hafızam alamaz, benim ana bellek bu kadar büyük değil mi diyorsunuz! Şimdi düşünün! Dün akşam izlediğiniz o dizide başkahraman işine vardığında nasıl bir sürprizle karşılaşmıştı? Ondan sonraki hareketleri nasıldı? Her ne ise, hepsini hatırlarsınız. Bunları bırakın, bu sabah kalktığınızı, kahvaltıda ne yediğinizi, çayınızın sıcaklığını, kahvaltı yaparken kiminle, ne konuştuğunuzu evden nasıl ayrıldığınızı, merdivenlerden inerken kiminle karşılaştığınızı ya da kimseyle karşılaşmadan indiğinizi tek tek düşünün. Detaylı bir şekilde düşündükten sonra hatırlamamanız mümkün değil. Demek ki o kadar fotoğrafları çekip beyne göndermişsiniz ki hatırlıyorsunuz. Demek ki herkes gibi sen de zekisin.
O zaman beynin bu fotoğraf çekip belleğe gönderme özelliğini kullanıp bir şeyler öğrenmek gerekiyor. Dört yıllığa göre hazırlanan lise ders kitapları, NLP ilkelerinden yararlanılarak hazırlanmış. Lise ikilerde edebiyat dersini işlerken bir konunun sonunda şunu ödev olarak öğrencilere verilmesini istiyor: İşlediğiniz yazar ve konuları büyük harflerle renkli kartonlara yazın ve sınıfın değişik yerlerine asm. Öğrenciler ister istemez, derse girip çıkarken bakacaklar ve bir şeyler öğreneceklerdir. Bunu uyguladık, gerçekten de faydalı oldu. Ayrıca sınıfa canlılık kattı. Sınıf rengârenk oldu. Bunu bütün öğretmenler, hatta veliler yapabilir.
Bir öğretmen arkadaş anlattı: Kızım yedinci sınıfa gidiyor. İngilizce kelimeleri daha çabuk öğrenmesi için şöyle bir taktik uyguladım ve beklediğimden daha başarılı oldum. Evde ne kadar eşya var ise hepsinin üzerine, küçük renkli kâğıtlar yapıştırdım. Kâğıtların üzerine de o eşyanın adını hem İngilizce hem de Türkçe yazdım. Aynanın, dolabın, fayansın, bardağın, çatalın, tencerenin... Evde ne bulunuyorsa hepsinin üzerine yazdım. Kızım çok kısa zamanda ezberledi.
Benim konferans verdiğim öğrencilerden bazıları bana konferansın sonunda şunu söylüyorlar: ‘Hocam sizi dinlerken ya da motivasyonla ilgili bir kitap okurken çok ders çalışmasımız geliyor; fakat bu en fazla bir gün devam ediyor. Sonra eski tas eski hamam; yatmaya devam ediyoruz. Bu konferansın sürekli bizi formda tutması için ne yapmalıyız?’
Çok güzel bir soruydu. İşte bizim asıl yaramız bu. Şunları tavsiye ettim: ‘Birincisi: Zihnine fotoğrafları iyi yerleştir. Okursam bir makama mevkie gelirsem, mimar, mühendis, doktor, avukat, öğretmen, müfettiş, kaymakam vb. olursam içinde yaşadığım hayat şartları nasıl olur? Bu kariyerde bulunduğum sürede maddi durumum nasıl olur? Vatanıma, milletime, dinime hizmetim nasıl olur? Bir de okumasam durumum nasıl olur? Maddi imkânlarım nasıl olur? Vatanıma, milletime, dinime ne kadar hizmet edebilirim? Şimdi, şu anda on yıl ileriye git. Her iki durumdayken fotoğrafını çek ama fotoğraf çok net olsun. Hatta her iki durumdaki anları yakarken kalbinin atış ritmine dahi bak. Bu her iki fotoğrafı da tam olarak zihnine yerleştir. Ders çalışasın gelmediği zaman bu fotoğrafları hemen gözünün önüne indir ve derslerine çalışmaya yeniden başla...
Biz Müslümanlar, çoğunluk olarak cennete kavuşmak için ya da cehennemden korktuğumuz için ibadet etmiyor muyuz? İşte burada da aynı şekildedir. Beyninde tam canlandıranlar, fotoğrafı çok net çekenler, yaptığı ibadete göre cennete ya da cehenneme gideceğine, kesin inananlar dinin emirlerine harfiyen uyuyorlar. Bizim gibi fotoğrafı net çekemeyenler ise yarım yamalak yapıyorlar. Hiç fotoğrafı olmayanlar ise niye ibadet etsinler ki!
İkincisi: Okumuş olduğun, seni etkileyen bir olayı hatırlatan bir sözü ya da çalışmak ve başarmakla ilgili güzel vecizeleri yazıp, devamlı görebileceğin bir yere yapıştır. Hep ona baktıkça yeniden çalışmak için şarj olacaksın. 
Yeni okuduğum şu örneği de unutma! Bu olayda, seksen yaşındaki Hatice Şengül Teyze'den ibretlik isteklendirme örneği var. Haber aynen şöyle: ‘Engelli torununu leğen içinde okula götürürken objektiflere takılan seksen yaşındaki Hatice Şengül, Kimse Yok mu Derneği'nin yaptığı anketle yılın annesi seçildi. Ödülünü almak için İstanbul'a gelen Hatice Teyze şunları söyledi: 'Herkesin imtihanının farklı farklı olduğunu unutmayalım. Benim imtihanım fakirlik ve hastalıktı. Rabbim dualarımı kabul ederek, birçok insanın bana yardım etmesini sağladı.
Torunum daha doğmadan babası vefat etti. Annesi de çocuğunu bırakarak başkasıyla evlendi. Torunuma hep ben baktım. Engelli olduğu için okula götürmek ikimize de çok zor geliyordu. Onu karda, çamurda okula götürmeye çalışırdım. Ben yorulduğumda ya da vazgeçmek istediğimde torunum Mahzun, bana bakabilmek için okuması gerektiğini söylerdi. Bu sözleri, bana bütün zorlukları unuttururdu. O kadar zor günler geçirmiştik ki Allah'a torunumla birlikte ölmek için dua ediyordum. Ama Rabb'im her şeyi o kadar güzel değiştirdi ki, şimdi sadece şükrediyorum. Bundan sonra tek isteğim Mahzun'un doktor olduğunu görmek.’
Evet delikanlı! Bu seksen yaşındaki ihtiyar teyzemiz hangi sözleri hatırlayınca, hangi sözlerin çizdiği fotoğraf zihnine gelince bütün zorlukları unutarak o yaştaki bir insanın kendi başına karda, çamurda yürümesi çok zor olduğu halde, torununu leğen içinde okula getirmeye çalışıyor? Torununun şu sözleri: ‘Nine benim sana bakmam gerekir. Benim sana bakmam için de okumam gerekir.’
Anadolu insanımızın deyimiyle bir ayağı çukurda olan teyzemiz, kendisinin ve torununun geleceğini düşünerek bu zahmetlere katlanıyorsa, torununun bir sözü onu yerinde durduramazken, on sekiz yaşındaki delikanlı seni durduran sözler nedir? Bu kadar sözümü dinledin, şu anda seni hareketegeçiren sözlerden birkaçını büyük bir kâğıda yaz, devamlı göreceğin yere as. Devamlı kendini pozitif yönde şarj et ve ders çalış. Haydi yolun açık olsun, kim tutar seni!’ diyerek delikanlıyı hayatının yoluna yolcu ettim.
Evet gençler! Bu yol, öyle kolay bir yol değil... Nice sıkıntılara, nice çilelere, uykusuz geçen gecelere katlanmadan ilerleyemezsin. Kendini seviyorsan, kendine değer veriyorsan bu çilelere katlanmak zorundasın. Yok, kendini sevmiyorsan, kendine değer vermiyorsan, şunu unutma ki: Bütün dünya bir araya gelse, bir insanın kendi kendisine yapacağı kötülüğü asla yapamaz. Bu zorlu yolculukta ilerleyebilirsen, bu yolun ilerisi otobana bağlanıyor. Belli bir zaman dişini sıkarsan, çok rahat bir hayat seni bekliyor. Seçim sana ait. Şunu da unutmamak gerekir: Bu kısa sıkıntılı yola katlanmak istemezsen, ilerde şu anda katlanamadığm mesafenin belki
de elli katı bir mesafeyi, bundan çok daha kötü şartlarda ilerlemek zorunda kalacaksın. İşte o zaman, şu anda yanında bulunan birçok arkadaşın otobandan jet hızıyla giderken, sen de sarp, geçit vermez dağların arasındaki patika yoldan yalnız başına ilerleyecek ve sadece onlara uzaktan bakmak zorunda kalacaksın. Yüreğinin derinliklerinden gelen bir ses, dudaklarından şu şekilde dökülecektir: ‘Bilseydim, hayatın bu kadar acımasız olduğunu hiç durur muydum? Boşa geçen bir saniyem dahi olmazdı. Şu anda otobanda olmak vardı. Zekâsı benden daha geri olan birçok arkadaş otobana girdi, ben çalışmadım ve giremedim.’
‘Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar, önce haysiyetlerini sonrası hürriyetlerini ve daha sonra da istiklallerini kaybederler.’ Atatürk
Yukarıdaki soruya benzer olarak şöyle mi diyorsunuz: ‘Hocam, içimden hiç ders çalışmak gelmiyor. Ne yapayım da içimden ders çalışmak gelsin?’
Yukarıdaki bütün cevaplar, aynı zamanda bu sorunun cevabı. Artı olarak bu soruya şunu da ekleyebiliriz. Etrafınızdaki çalışan insanlara bir bakın! Örneğin babanız bir inşaatta çalışıyorsa, o sıcağın altında demir bağlamaktan, harç taşımaktan, duvar örmekten zevk mi alıyor? Hayır tahminim baban mazoşist yani kendine eziyet etmekten hoşlanan bir insan değildir. Hiçbir insanın böyle zevki olmaz. Binlerce insanın b,u şekilde her gün zevk alarak çalışması imkânsız bir şeydir. ‘Ama benim babam her gün evden isteyerek, gülerek çıkıyor, yaptığı işi de zevkle yapıyor.’ mu diyorsunuz? Burada babanın yaptığı işi sevmesi, o işin sonucunda helal para alacağını düşünmesi, çoluk çocuğuna alnının teriyle kazanmış olduğu parayı yedirmesi isteğinin sonucundadır. Baban sabahleyin işe gelirken, o gün yapacağı işin karşılığını alamayacağını % 100 bilse, yüzü neşeli olur mu? Bırakın neşesiz gelmeyi, gelmeyi hiç düşünmez.
Bütün çalışanların aklından şunlar geçer: ‘Bugün işimi yapacağım, yaptığım işin sonunda karşılığını Allah'ın izniyle alacağım çeşitli ihtiyaçlarımı bu parayla gidereceğim.’ Bütün memurlar devletten para alamayacaklarını anlasınlar, geçinmek için başka mesleklere yöneleceklerdir. Çiftçi ektiği üründen kâr etmeyeceğini önceden bilse, o ürünü ekmez. Yani kimse yaptığı işi zevk için yapmaz. İstisnalar kaideyi bozmaz, genel kural budur. Senin zevkle ders çalışmaman arasındaki farklılık sadece şudur: Sen şu anda emeğinin karşılığını alamayacaksın, şimdiki çalışmalarının karşılığını yıllar sonra alacağından dolayı, aradaki mesafenin uzun olmasından nedeniyle senin inancın zayıflamış.
İnsanlar yakın olanı severler, yakma rağbet ederler. Ne demiş atalarımız: ‘Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.’ Bundan dolayı Cenab-ı Allah ‘Onlar yakın olanı, dünyayı tercih ederler.’ buyurmuştur. Cennet ve cehennem bizden uzakta göründüğü için, hemen cehennemden kaçıp, cennete girmek için çırpınmıyoruz. Ama bu akşam kıyametin kopacağını ya da öleceğimizi kesin bilsek, şu anda yerimizde durabilir miyiz? Hemen ibadete başlarız. Halbuki öleceğimiz kesin. Eninde sonunda buradaki yaptıklarımızın karşılığı olarak ikisinden birine gireceğimiz kesin. Tıpkı bunun gibi eğer ölmezsen, sen de eninde sonunda şimdiki ders çalışmalarının sonucunu bu dünyada maddi olarak alacaksın.
Bu şekilde inancını kuvvetlendirirsen, sen de masanın başında çalışırken zevk alacaksın Bazı inşaat ustaları, ailelerini vatanında bırakıp niçin dış ülkelerde aylarca, hatta yıllarca çalışıyorlar? Çünkü oralarda daha fazla para kazanıyorlar. Aynı bunun gibi iki yıllık yüksekokul mezunlarının iş şahlarını düşünün... Dört yıllık eğitim ya da mimarlık fakültesini bitirenlerin sonucunu düşünün... Bir de altı yıllık tıp fakültesi mezunlarının iş sahalarını düşünün, ayrıca bu tıp öğrencisinin TUS'u kazanıp iki yıl da öyle okuduktan sonraki iş durumunu düşünün.
DERLEYEN... (EDİTÖR)
İletişim:bilgi@gencogrenci.com

Bu makale şu konularla ilgili olabilir :Fotografik Hafıza - HAFIZA - BELLEK -

Yorumlar