ÇOCUKLAR NEDEN DERS ÇALIŞMAZ?

ÇOCUKLAR NEDEN DERS ÇALIŞMAZ?
DANIŞMAK İÇİN bize müracaat eden anne babaların çoğu, çocuklarının tembelliğinden, yeterince ders çalışmadığından, bu yüzden okul başarılarının düşük olduğundan yakınmaktadır. İstatistiklere baktığımızda şikayet konusu edilen çocukların yaklaşık yüzde otuzunun ilköğretim, yüzde yetmişinin lise öğrencisi olduğunu görüyoruz.
Anne babalar, bütün çabalarına rağmen çocuklarına sorumluluk duygusu veremediklerini, onlara ders çalışma alışkanlığı kazandıramadıklarını söylemekte, bu konuda kendilerine yardımcı olmamızı istemektedir.
Bize göre tembellik bir davranış bozukluğudur. Diğer davranış bozukluklarında olduğu gibi, tembelliğin de sebebi uygulanan yanlış eğitimdir. Çocuk psikolojisi bilmedikleri için, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, anne babalar çocuklarını eğitirken hata yapmaktan kurtulamıyorlar. Yanlış eğitimle çok zeki bir çocuğu aptal yapmak mümkündür. Bu nasıl olur, diyeceksiniz. İşte size bir örnek:
S., çok zeki bir çocuktu. Bir yaşında yürümüş, iki yaşında konuşmuş, üç yaşında resim yapmaya başlamıştı. İlköğretim ikinci sınıfa giden bir ablası vardı. Onun gibi okur yazar bir çocuk olmak istiyordu. Ablası ders çalışırken yanına oturuyor, defterlerini, kitaplarını karıştırıyor; rahat vermiyordu. Babası ona ablasının bir önceki seneden kalma ABC kitabını ve bir boş defter verdi. Bizim harika çocuk kitapta gördüğü bütün cümleleri deftere yazmaya başladı. Baba sevincinden göklerde uçuyordu. Ancak harfler yeterince düzgün değildi ve satırlar birbirine karışıyordu. Baba, oğluna harflerin nasıl düzgün yazılacağını gösterdi, elinden tutup alıştırmalar yaptırdı. S., üç ay gibi kısa bir sürede ablası kadar düzgün yazı yazabiliyordu. Baba, arkadaşlarına ve karşılaştığı herkese oğlunun ne kadar zeki olduğunu anlatıyor, övünerek ‘Artık ablası kadar güzel yazı yazabiliyor.’ diyordu.
Sıra okumaya gelmişti. Babası ona yazdığı cümleleri okutmaya başladı. Çocuk cümleleri kolayca ezberliyor, ancak ertesi günü unutuyor, birbirine karıştırıyordu. Baba, bu zeki çocuğun unutkanlığını bir türlü kabûllenemiyordu. Onun gibi akıllı bir çocuk ezberlediği cümleleri unutmamalı, okumayı öğrenmeliydi. Baba üzerine düştükçe çocuk sıkılmaya başladı. Artık babasının akşam işten eve dönüşünü eskisi gibi sevinçle karşılamıyordu. Bir akşam babası o sıkıcı cümleleri tekrar etmesini isteyince ağlamaya başladı, ‘Okumayı sevmiyorum’ diye bağırdı. Baba hayal kırıklığına uğramıştı. Bütün ümitleri suya düşmüştü. Arkadaşlarına şimdi ne diyecekti? İşin tuhafı kızı da eskisi kadar iyi değildi. Öğretmeni gönderdiği bir uyarı notunda ‘Kızınız ev ödevlerini yapmıyor, lütfen ilgileniniz’ diyordu.
Baba ne yapacağını şaşırmıştı. Çözümü zor bir problemle karşı karşıyaydı. Bir arkadaşının yönlendirmesi sonucu, geldi, görüştük. Gerekli açıklamaları ve uyarıları yaptık. Şimdi bazı sorulara cevap arayalım: O zeki çocuğa ne olmuştu da böyle bir duruma düşmüştü?
Evet, S., zeki bir çocuktu, ama 'görsel-alansal' bir zekaya sahipti. Gördüğü şeyleri kolayca hafızaya alıyor, unutmuyordu. Küçük yaşta resim yapmaya başlaması ve güzel yazı yazması bunu gösteriyordu. Ancak okuma becerisi soyut zeka isteyen bir konuydu. Her harfin bir sesi temsil ettiğini anlayabilmesi için sembollerle düşünmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Halbuki, o daha çok küçüktü ve soyut zekası henüz gelişmemişti. Baba, zihinsel gelişimin bu aşamalarını bilmediği için aceleci davranmış, zeki bir çocuğu aptal durumuna düşürmüştü. Ona okulu sevdirmek kolay olmayacaktı.
Peki, ablasının ev ödevlerini aksatmasının ve başarısız duruma düşmesinin sebebi neydi? Ona ne olmuştu?
Babanın küçüğe aşırı ilgi göstermesi ve onun başarılarıyla övünmesi ablayı kıskandırmıştı. Babasına içten içe kızıyordu. ‘Babam beni sevmiyor, bana değer vermiyor,’ diye düşünüyordu. Babaya yaptığı bu haksızlığın bedelini ödetmeliydi, ama nasıl? Bu gururlu adamın sırtını yere getirecek oyunu bulmakta gecikmedi. Tembellik yaparak herkesin yanında onu küçük duruma düşürecekti. Babası öğretmenden gelen uyarı notunu okurken kızın duyduğu sevinç sonsuzdu.
Her çocuk her alanda başarılı olamaz
Son araştırmalar zekanın da çeşitleri olduğunu gösteriyor. Kimi çocuk yukarıda sözünü ettiğimiz görsel-alansal (visual-spatial) zekaya sahipken, kimi çocuk sözel (linguistic) zekaya sahiptir. Bir başka çocuk mantıksal-matematiksel (logical-mathematical) alanda yüksek zeka katsayısına sahip olabilmektedir. Ancak bunu söylerken her çocuğun sadece bir zeka çeşidine sahip olduğunu, diğer zeka çeşitlerinden nasibi olmadığını söylemek istemiyoruz. Bir alanda yüksek zeka katsayısına sahip bir çocuğun diğer alanlarda ortalama zekaya sahip olması beklenir. Çocukları küçük yaşlardan itibaren gözlemleyerek ve oyunlarını izleyerek hangi zeka çeşidine sahip olduğunu öğrenebiliriz. Her çocuk, doğal olarak, sahip olduğu zekanın alanına giren konulara ilgi duyacak ve bunu oyunlarına yansıtacaktır.
Yetenek dediğimiz şey, zekanın uygulama alanı bulup beceriye dönüşmesinden başka bir şey değildir. ‘Bu çocukta müzik yeteneği var,’ derken, aslında onun müzik zekasına sahip olduğunu söylemiş oluyoruz. İsterseniz, merakınızı gidermek ve çocuğunuzun hangi zekaya sahip olduğunu bulmanızı kolaylaştırmak için, zeka çeşitlerine kısaca bir göz atalım:
Görsel-Alansal Zekâ: Resim çekmekten, kamera kullanmaktan, resimli bulmaca çözmekten hoşlanan, harita ile kolayca yolunu bulan, bir konuyu resim-şema ve çizelgelerle anlatan kitapları tercih eden, bir toplantıda elinde kalem konuşmacıyı dinlerken farkında olmadan önündeki kâğıda karalama yapan kimselerin görsel zekâ katsayıları yüksektir.
Sözel Zekâ: Konuşma, okuma ve yazmaya karşı ilgisi olan ve bunları severek yapan insanlarda sözel zekâ katsayısı yüksektir. Bu zekâya sahip insanlar yabancı bir dili çok kolay öğrenirler.
Mantıksal-Matematiksel Zekâ: Sayılarla arası iyi olan, dört işlemi kalem kullanmadan akıldan yapan, yapacağı günlük işleri not alan ve önemine göre sıraya koyan, olaylar arasında sebep sonuç ilişkisi kurmada başarılı olan, yeni buluşlara ilgi duyan insanlarda matematiksel zekâ katsayısı yüksektir.
Bedensel-Motor Zekâ: Bir yere yürüyerek veya koşarak gitmeyi seven, her türlü spor dalına ilgi duyan, vücut geliştirme egzersizleri yapan, fizik güzelliğe önem veren, tanınmış bir sporcu olmayı hayal eden, konuşurken vücut dilini kullanan, çocuklarla oyun oynamayı seven ve kolayca oyun kuran kimselerde bedensel zekâ katsayısı yüksek demektir.
Müziksel-Ritmik Zekâ: En zor şarkıları kolayca öğrenen, müzik kulağı iyi olan, evinde ve arabasında bolca müzik dinleyen, şarkıcıya eşlik eden veya tempo tutan, müzik dinlerken ders çalışabilen, iş yaparken ıslık çalan veya şarkı mırıldanan, kolayca müzik aleti çalmayı öğrenen, müzik dinlerken çalınan aletler arasında kolayca ayrım yapabilen ve kaç alet kullanıldığını söyleyebilen kimselerde müzik zekâ katsayısı yüksek demektir.
Sosyal Zekâ: İşbirliğine dayanan grup ve takım çalışmalarını seven, başkalarına yardım etmekten hoşlanan, partilere ve toplantılara severek giden, sır saklamayı bilen, insanlar arası anlaşmazlıkları kolayca çözdüğü için hakemliğine başvurulan ve belli konularda kendisinden görüş istenen, duygularını ve sıkıntılarını paylaştığı, çözemediği problemlerini danıştığı birkaç yakın arkadaşı olan, liderlik ve sorumluluk verildiğinde bundan kaçmayan kimselerde sosyal zekâ katsayısı yüksek çıkmaktadır.
İçsel Zekâ: Günlük (hatırat) tutanlar ve bunun başkaları tarafından görülmesini istemeyenler, özel eşyalarının başkaları tarafından kullanılmasını istemeyenler, tek başına balık avına veya yürüyüşe çıkmayı sevenler, beş yıldızlı kalabalık lüks bir otelde tatil yapmak yerine evinde ailesiyle birlikte tatil yapmayı tercih edenler, yetenekleri konusunda gerçekçi olanlar (zayıf ve kuvvetli yönlerini bilenler), bir kütüphaneye veya laboratuara kapanıp tek başına yorulmadan ve canı sıkılmadan araştırma yapanlar, kendilerine bir hedef çizip bu hedefe ulaşmak için çaba harcayanlar, yalnız kalmaktan ve düşünmekten hoşlananlar içsel zekâya sahip kimselerdir.
Doğa Zekâsı: Evinde veya bahçesinde hayvan beslemeyi sevenler, çiçeğe, böceğe, ağaca ilgi duyanlar ve bunların isimlerini bilenler, yaprak ve kelebek koleksiyonu yapanlar, bahçe ve tarla işinde çalışmayı sevenler, açık havada piknik yapmaktan hoşlananlar, tabiatı ve hayvanları koruma derneklerinde gönüllü çalışanlar doğa zekâsı yüksek kimselerdir.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere, bir öğrencinin bütün derslerden yüksek başarı elde etmesini beklemek yaratılışa aykırıdır. Her çocuk, doğal olarak, yaratılışta sahip olduğu zekanın alanına giren konulara ilgi duyacak, yeteneği bu yönde gelişecek ve farklı bir zekaya sahip çocuğa göre o konularda daha başarılı olacaktır. Çocuklar, ancak serbest ortamda, oyunla ve deneme-yanılma yoluyla yeteneklerinin farkına varabilir. Arkadaş ve oyun alanı kısıtlanan ve devamlı müdahale edilen bir çocuk kendi yeteneklerinin farkına varamaz. Çocuklarımızın yetenekleri konusunda gerçekçi olmalıyız.
Bazı ailelerde her hareketi alkışlanan, yeteneklerinden övgü ile bahsedilen, ödülle iş yaptırılan, kendini beğenmiş şımarık çocuklar vardır. Bu çocuklar ailenin dışına çıktıkları zaman gerçeğin acı yüzüyle karşılaşır, kendilerinden daha yetenekli ve becerikli çocukları görüp aşağılık duygusuna kapılırlar.
Ders konusuna gelince; önemli olan, çocuğun elinden geleni yapıp yapmadığıdır. Eğer bir çocuk elinden geleni yapıyorsa, onu aldığı notlarla değerlendirmek haksızlıktır. Okul başarısını her şeyin üstünde gören anne babaları memnun etmek çok zordur. Çünkü onlar çocuklarına 'ders çalışan makine' gözüyle bakarlar. 'Ne kadar yüksek not, o kadar sevgi' prensibiyle hareket ederler. Aslında onlar çocuklarını değil, aldığı yüksek notları severler. Bu yüzden yüksek not dışındaki yeteneklerini göremezler. ‘Her sınavdan yüksek notlar alıp sınıfın birincisi olmalısın!’ şeklinde önüne aşamayacağı hedefler konan bir çocuk, çok çalışsa dahi, her sınavda başarısızlığa uğrama korkusu yaşar. Bu korku sebebiyle bildiklerini de unutur. Paniğe kapılır ve korktuğu başına gelir. Sınavlardan ağlayarak çıkan çocuklar, işte bu çocuklardır. Daha başarılı çocuklarla yarışmaktan yorgun düşerler. Anne ve babanın beklentilerine cevap veremedikleri için kendilerine olan güvenlerini kaybeder, yarıştan çekilirler.
Öğrenilmiş acizlik
Çocuklar yürümeye başladığı andan itibaren hızlı bir öğrenme sürecine girerler. Evde ayak basmadık yer, el atmadık eşya bırakmazlar. Ellerine geçeni atmaktan, kırmaktan, dökmekten çekinmezler. Bu yüzden sık sık kaza yaparlar, ellerinde yüzlerinde yara bere eksik olmaz. Biz buna 'deneme-yanılma yoluyla öğrenme' diyoruz. Henüz sebep-sonuç ilişkisi kuracak zihin olgunluğuna ulaşmadıkları için denedikleri şeyin tehlikeli olduğunu tahmin edemezler. Üç yaşındaki bir çocuk, siz yüz defa ‘Cıs’ da deseniz yanan sobaya yaklaşmaktan korkmaz. Ancak eli sobaya değip canı yandığında sizin 'cıs'ınız bir anlam ifade eder.
Titiz ve endişeli anne babalar, bir kaza yapacağı korkusuyla çocuğun arkasından koşturmaktan yorgun düşerler. Bu yüzden çocuğu oyun sepetine kapatan, beline ip bağlayan veya odasından dışarı çıkarmayan anneler vardır. Kimi anneler de vitrini ve sehpa üstlerini boşaltır, kırılacak eşyayı kilit altına alırlar. Ama çocuğun boş odalarda öğreneceği bir şey yoktur. Çünkü deneme şansı elinden alınmıştır. Kolayca kırılabilecek cam eşyayı ve kesici aletleri çocuğun ulaşamayacağı yerlere kaldırmak kaza riskini azaltabilir, ancak çocuğun öğrenme potansiyelini de azaltacağı muhakkaktır.
En çok eğitim hatası yapanlar, aşırı sevgi ve şefkat gösteren korumacı anne babalardır. Çocuk kendi başına bir şey yapacağı zaman hemen yardımına koşarlar. Çocuk bardaktan su mu içmek istiyor, anne hemen atılır, ‘Dur sen içemezsin, ben içireyim’ der. Çocuk büyüklere özenip yemeğini kaşıkla kendisi mi yemek istiyor, anne hemen müdahale eder: ‘Sen daha küçüksün, kaşıkla yiyemezsin, üstüne dökersin, dur ben yedireyim.’ Her ihtiyacı anında karşılanan, devamlı koruyup kollanan çocuklarda doğal yetenekler körelmeye başlar. Öyle çocuklar vardır ki, okul yaşına geldikleri hâlde annelerinin yardımı olmadan giyinemez, yemek yiyemez, tuvalet ihtiyaçlarını gideremezler. Biz buna psikoloji dilinde 'öğrenilmiş acizlik' diyoruz.
Aslında tembel çocuk yoktur, tembelliğe itilmiş çocuk vardır. Her çocuk okula başlarken öğrenme isteğiyle doludur. Her şeyi başaracağına inanır, başarısızlık korkusu nedir bilmez. Anne baba, okula başladığı andan itibaren çocuğun dersleriyle yakından ilgilenir. Ödev yapmadığı zaman çocuk adına anne baba endişe duyar, ona ödevini yaptırmadan içleri rahat etmez. Zayıf aldığı zaman çocuktan önce anne baba üzülür. Bu şartlar altında okula giden bir çocukta sorumluluk duygusu ve çalışma alışkanlığı gelişmez. Çünkü onun adına sorumluluk duyan, dersleriyle yakından ilgilenen birileri vardır. Kendisi için değil, anne babayı memnun etmek için ders çalışır. Ancak zamanla bunun kolay olmadığını görür. Çünkü anne babayı memnun etmek için her dersten yüksek notlar alması gerekir. Her dersten yüksek not almak demek, bütün alanlarda yüksek zekaya sahip olmak demektir.
İlk düşük notla birlikte anne baba ile çocuk arasında huzursuzluk başlar. Önce övgülü nasihatler gelir: ‘Sen zeki bir çocuksun, ama yeterince ders çalışmıyorsun. Çok çalışırsan başarırsın.’ Anne babaya göre çok çalışmanın ölçüsü yüksek notlar getirmektir. Eğer bir öğrenci yüksek notlar alamıyorsa yeterince çalışmıyor demektir.
Çok çalıştığı hâlde yüksek notlar alamayan çocuk kendi yeteneğinden şüpheye düşer: ‘Çok çalışıyorum, ama olmuyor, yüksek notlar alamıyorum, demek ben aptal bir çocuğum,’ der. Sonra bunu yüksek not beklentisi olan anne babanın yanında sesli olarak dile getirir: ‘Yapamıyorum işte, ben aptal bir çocuğum!’ Anne baba kızar: ‘Hayır,’ der, ‘Sen aptal değil, tembel bir çocuksun.’ Çocuk elinden geleni yaptığı hâlde adı tembele çıkar. Haksız yere tembel damgası yiyen bir çocuk ders çalışmaktan soğur. Ancak anne babanın zoruyla ders çalışır veya ödev yapar.
Ders çalışma konusunda tembellik yapan çocuklara niçin ders çalışmadığını sorduğumuzda, ‘Annem-babam derslerime karıştığı için canım çalışmak istemiyor,’şeklinde cevaplar alıyoruz. Anne babaya niçin çocuğun derslerine karıştığını ve zorla ödev yaptırdığını sorduğumuzda, ise ‘Biz karışmazsak ödev yapmadan ve ders çalışmadan okula gider,’ diyorlar. Bu tam bir 'kısır döngü'dür. Taraflardan biri tavır değiştirmedikçe ve görüşünde ısrar ettikçe problem çözülemez. Ya anne baba çocuğun okul işlerine karışmaktan ve ona baskı yapmaktan vazgeçecek, ya da çocuk anne ve babanın karışmasına aldırmayıp kendi geleceği için ders çalışmaya başlayacaktır.
Bize göre öğrenci tembelliğinin iki sorumlusu vardır: okul ve aile. Eğer bir sınıfta aynı zeka çeşidine ve aynı zeka katsayısına sahip iki çocuktan biri tembel öbürü çalışkan ise, tembel çocuğun problemini çözmek için işe önce aileyi araştırmakla başlamalıyız. Büyük ihtimalle karşımıza çocuğunun yeteneklerinden habersiz, müdahaleci, baskıcı ve mükemmeliyetçi bir aile modeli çıkacaktır. Eğer bir öğrenci, bütün derslerden yüksek ve yükseğe yakın notlar aldığı hâlde bir derste devamlı düşük notlar alıyorsa, büyük ihtimalle o dersin öğretmeni ile çocuk arasında bir iletişim bozukluğu var demektir. Öğretmen, herhangi bir sebeple çocuk hakkında olumsuz kanaat edinmiş, onun yeteneğini göremiyordur. Öğrencilerin kendi aralarında bu gerçeği dile getiren bir ifadeleri vardır: ‘Hoca bana taktı, arkadaş!’ Öğrenciye 'takan' öğretmenin de çok duyduğumuz bir sözü vardır: ‘Ağzınla kuş tutsan dersimden geçemezsin!’
Sonuç olarak, ‘Kötü çocuk yoktur, kötü eğitilmiş çocuk vardır.’ sözünden hareketle, ‘Tembel çocuk yoktur, yanlış eğitim sonucu tembelliğe itilmiş çocuk vardı.’ diyebiliriz.
DERLEYEN... (EDİTÖR)

Bu makale şu konularla ilgili olabilir :çocuk - çocuklar - ders - ders çalışmak - verimli ders çalışmak -

Yorumlar