Kardeş Anlamsızlığı

KARDEŞ olmak, dünyada insanlara verilmiş hediyelerin en güzellerinden birisidir bence...
Yeryüzüne insanlar gönderilirken, onlara sunulan başka hediyeler de var şüphesiz...
Ama kardeş olmak başka bir şey...
Aynı anneden ve babadan dünyaya geliyorsunuz.
Aynı korunaklı ve güvenli karnı paylaşıyorsunuz.
Onun geçtiği yollardan geçerek, yaşama 'Merhaba' diyorsunuz.
Hayatınızdaki birçok şeyi seçmek zorunda olduğunuz gibi onu da seçmek zorunda değilsiniz.
Zaten seçilmiş olarak yerini almış yaşamınızda...
Eğer kardeşiniz varsa, sağda solda arkadaş aramak zorunda kalmazsınız.
Bir sıkıntınız olduğunda, dinleyip destek verecek kişilerin kimler olabileceğini zihninizden geçirmeniz gerekmez.
Aklınıza o güne kadar kaydettiğiniz bütün isimlerin, tek tek gözünüzün önünden geçmesine gerek bile yok...
Çünkü kardeşlik böyle bir şey...
Çünkü kardeşlik çok özel bir şey...
Çünkü kardeşlik çok güzel bir şey...
Gece geç saatlerde en son onu görürsünüz...
Sabah gözünüzü açtığınızda ilk onunla karşılaşırsınız...
Güne başlarken, birbirinize yapacağınız şakalarla eğlenirsiniz kolaylıkla...
Kimseye güvenmediğiniz kadar ona güvenirsiniz...
Kimseye inanmadığınız kadar ona inanırsınız...
Kimseye takılmadığıhız kadar ona takılırsınız...
Kimseyi sevmediğiniz kadar onu seversiniz...
Kimsenin sevmediği kadar o sever sizi...
Hasta yatağınızda, vereceği sevgi dolu bir bardak su, dünyanın en iyi antibiyotiği olur bir anda...
Gözlerinizdeki minicik ümitsizlik ışığını sezdiğinde, sizi, inandırmak için kimselere yapmadığı maskaralıkları yapar, hiç zoruna gitmeden...
Kimse için yapmayacağı şeyleri yapar, sizin küçücük, mutluluğunuz için...
Kimse için atlamayacağı tehlikelere atlar, hiç düşünmeden...
Birilerinin sizde oluşturduğu yıkıntıları onarmaya çalışır, gücü yettiğince...
Belki kızar, belki elinde olmadan sizi üzer, ama herkesten çok sever sizi...
Kendisinden bile çok sever...
Kendisinden bile korumaya çalışır...
Kılınıza gelebilecek en ufak bir zarar ihtimalinde, tehlikeye atar kendisini...
Dünyanın öbür ucunda olsanız, arayıp bulur sizi...
Kardeşliği ben böyle biliyorum...
Böyle de yaşıyorum...
* * *
Bundan yıllar önceydi. "Çocuk Eğitiminde Anne - Babalarm Yeri ve Önemi" isimli bir konferans veriyordum.
Büyük bir kültür merkezinde düzenlenen bu konferansa, yoğun bir kalabalık katılmıştı. Aydınlatılmış sahneden, karanlık dinleyici koltuklarına doğru baktığımda, gördüğüm tek şey bir yığın insandı.
Kişileri tek tek görmem imkânsızdı. Ama genelde herkesin anne veya anne adayı olduklarından emindim. Konferans konusunun babaları da ilgilendirmesine karşın, salonda bir tane bile babanın olmadığına emindim.
Eee... Yıllara dayanan bir tecrübeyle söylüyorum bunu... Sanki şimdilerde bunun tersini yaşamaya başlamışız gibi...
Güzel ve aktif bir çalışma olmuştu. Genellikle kalabalık topluluklara yönelik çalışmalar yaptığımda, mümkün olduğunca oyuna yer vererek konuşmalar yapıyordum. Ve her zaman yaptığım gibi, kitaplarda yer alabilme ihtimali olan şeyler söylememeye dikkat ediyordum.
Gerçi bugün bile aynı şeyi düşünüyorum. Bir kişinin eline alıp okuma ihtimali olan bilgileri söylemenin fazla bir anlamı varmığ, gibi gelmiyor bana. Spontan olmak, kendi içinizde-barmdırdığınız tecrübelerden yola çıkarak
anlatımlar yapmak, daha doyurucu... Üstelik daha inandırıcı. .. Daha keyifli... Anlatan için bile...
İşte yine öyle oyunlu, karşılıklı konuşmalı konferansa gelmeyen babalara laf atmalı bir konferans daha bitmişti.
Çıkışta birçok kişi, benimle tanışmak, karşılıklı teşekkür etmek için bekliyordu. Güzel bir gündü.
Bir ara yanıma uzun boylu, şık giyimli, hanımefendi görünümlü bir bayan yaklaştı:
"Mehtap Hanım, konuşmanızdan dolayı kendi adıma çok teşekkür ederim. Çok istifade ettim. Mümkünse bir kartvizitinizi alabilir miyim?"
"Rica ederim. Dinlemek için buralara kadar geldiğiniz için ben teşekkür ederim."
"Size bir şey danışmak istiyorum. Benim iki tane çocuğum var. Ergenlik yaşlarındalar. Resmen düşman kardeşler. Birbirlerini yiyorlar. Ne yapacağımı bilmiyorum. Acaba yardımcı olabilir misiniz?"
"Tabii ki... Benim işim bu..." dedim gülerek.
Uygun olduğu bir gün randevu alarak geleceğini söyledi. Geldiğindeki o kibar ifadeyle yanımdan ayrıldı.
* * *
Aradan epeyce uzun bir zaman geçmişti. O bayanı da, konferansı da unutmama yetecek kadar uzun bir zaman...
Bir gün işyerime geldiler. Anne, baba ve iki çocuktan | oluşan dört kişilik aileyle o gün tanışmıştım.
"Buyrun sizi dinliyorum..."
"Mehtap Hanım... Çocuklarımızla ilgili sorunlarımız var.
Onları en iyi şekilde yetiştirmek için ne gerekiyorsa yapıyoruz.
Yanlış yaptığımız yerler var demek ki...
Bir türlü işler yoluna girmiyor...
Uzun uzun konuştuk, anne ve babayla.
Biz konuşurken, Pnarar'la Engin, bekleme salonunda oturuyorlardı.
Pınar büyüktü. Orta ikinci sınıfa gidiyordu. Engin ondan bir yaş küçüktü. Ve orta birinci sınıfta okuyordu.
Anne lise mezunu, baba doktordu. Son derece kibar, görmüş geçirmiş insanlar oldukları her hallerinden belliydi. Genel kültür ve sosyo-ekonomik düzey açısından iyi durumdaydılar. Çocuklar özel okula gidiyorlardı.
* * *
"Ben uzun zamandan beri eğitim kitapları okuyorum. Eşimin iş temposu nedeniyle bir takım faaliyetlere katılması zor. Ama ben elimden geldiğince, konferans, seminer ve benzeri faaliyetleri takip ediyorum. Aman çocuklarımızı yetiştirirken bir hata yapmayalım, aman bilmeden bir zarar vermeyelim, diye elimizden geleni yapıyoruz. Gelin görün ki, sanki ne yardım almışız, ne kitap okumuşuz... Sanki hiçbir şey yapmamışız gibi. Birbirlerinden resmen nefret ediyorlar. Bir dakika aynı ortamda olmaya tahammülleri yok."
Baba devreye girmişti:
"Hadi ben yoğun iş tempom nedeniyle fazla ilgilenemiyorum. Ama eşim gerçekten çok ilgili bir anne. Kaldı ki akşamları mümkün olduğunca erken eve geliyorum. Hafta sonları birlikte gezmelere gidiyoruz, geziyoruz, eğleniyoruz. En iyi yerlere götürüp her istediklerini yapıyorum. Buna rağmen aralarındaki sorunu çözemedik."
"Evimiz dubleks. Kocaman. İnanır mısınız, o kocaman eve sığmıyorlar. Birbirlerinin inadına hareketler yapıyorlar.
Birisi de alttan alayım, demiyor. En basiti televizyon seyre-E,1 dilirken, her akşam hiç istisnasız kumanda kavgası yapılıyor evde. Baş edemediğimiz için ikisinin de odasına televizyon aldık. Herkes kendi televizyonunu izlesin diye. Ama onlar kavga etmek için yine bir sürü bahaneler buldular."
"Niye böyle davranıyorlar sizce?"
"Bana kalırsa Pınar, Engin'i kıskanıyor. Gerçi pek fazla belli etmemeye çalışıyor, ama kıskançlık olduğunu hissediyorum. Abla olduğu için, bazı konularda alttan almasını istiyorum. O zaman iyice hırçınlaşıyor. 'Tabi o senin oğlun, ben senin kızın değilim, değil mi?1 diye tepki gösteriyor. Engin de ablasına karşı çok sert. Ablası bir şey yapmadığı halde gidip bütün gücüyle ona vuruyor. 'Oğlum niye vuruyorsun?' diye kızdığımda, 'O da bana vuruyor.' diye cevap veriyor. Sonra da 'Sen en çok kızını seviyorsun zaten...' diye sitemlerde bulunuyor, ikisine de ne yapsam olmuyor."
"Anlıyorum..."
"Her konuda eşit davranmaya çalışıyorum. Yine de olmuyor. En sonunda karar verdim. Hiçbir şeylerine karışmıyorum. Ne yaparlarsa yapsınlar aralarına girmiyorum. Sizi dinlerken o gün konuşmalarınız çok hoşuma gitti. Belki bize yardımcı olabilirsiniz, diye düşündüm."
Söylediğim gibi uzun bir konuşmaydı...
İnsan hayret ediyor, bu kadar ilgili bir annenin çocuklarında böyle şeyler nasıl olabilir diye.
Bir süre daha dinledikten sonra:
"Yapılacak olan şey, son derece kolay. Öncelikle her ikisine de ayrı ayrı testler uygulayayım. Bakalım bilinçaltlarında neler var?
Yolunda gitmeyen neymiş?
Öğrendikten sonra, elimize geçecek olan bilgiler doğrultusunda çalışmaya başlarız"
"Siz nasıl isterseniz. Biz size uyarız..."                         
"Ne yapacağıma kesin olarak zaman içinde karar verebilirim ancak.
Bir bakayım sorunlarına.
Eğer birbirlerine karşı çok fazla olumsuz duygular besliyorlarsa, önce tek tek yolunda gitmeyenler için çakşırız.
Daha sonra bir arada olabileceklerini düşündüğüm dönem geldiğinde, ikisini birlikte çalışmaya alınm. Böylece aralarındaki iletişim yollarını da düzenlemiş oluruz."
"Peki bize ne tavsiye edersiniz. Onlara nasıl davranalım?"
"Hiçbir değişiklik yapmayın lütfen. Şimdilik her şey aynı kalsın. Yaşantınızda ani değişiklikler olmasını istemiyorum. Zamanla düzenlemeler yapacağız zaten."
Babaları, daha sonraki seanslarda bize eşlik edemeyeceğini, ancak katılmasının çok gerekli olduğu acil durumlar olursa, güçlükle de olsa gelmeye çalışabileceğini söylemişti.
Öyle görünüyordu ki bundan sonra anne ile daha sık görüşecektik.
İlk konuşmaların ardından, Pınar ve Engin'i de yani' miza aldık.
Aman Allah'ım...
Bunlar ne kadar tatlı şeyler böyle...
Dakikalardır bana anlatılanlar, seansın başından beri haklarında bir sürü olumsuz şeyler dile getirilen gençler, bunlar mıydı gerçekten?
İnanılması son derece güçtü...
O kadar şirin, o kadar sevimli çocuklardı ki... Neredeyse anneyle babanın abarttığını düşünmeye başlamıştı.
İlk görüşmede, gelecekte neler yapabileceğimizi konuşmuştuk. Artık geriye sadece yaptığımız planı uygulamaya koymak kalıyordu.
* * *
Bir sonraki seansta, onlara çift randevu vermiştim.
İlk olarak kimin benimle görüşmek istediğini sordum. Engin:
"Kibar bir erkek olarak bayanlara öncelik tanıyabilirim." diyerek ablasının seansa girmesine öncelik tanıdı.
Pınar'la birlikte odama gittik. Önce biraz sohbet ettik: "Demek kardeşinle anlaşamıyorsunuz?" "Evet... Hem de hiç... Birbirimize tahammülümüz yok." "Ne zamandan beri böyle hissediyorsunuz?" "Tâ çocukluğumuzdan beri. Beni sinir ediyor. Her şeyime karışıyor. Bir şeyi yapma diyorum, inadıma yapıyor." "Sen ne yapıyorsun bu durumda?"
"Vuruyorum, ama eskisi gibi gücüm de yetmiyor. Ben ona vursam bile fazla acıtmıyorum. O bana bir vuruyor, sanki ciğerlerim dışarı çıkacakmış gibi oluyor."
"Annen ne yapıyor?"
"Annem, bana vurduğu için kızıyor. Sonra bana da kızıyor. En sonunda baş edemediği için ikimize de hiç karışmıyor."
Bir süre konuştuktan sonra bilinçaltı süreçlerinin ortaya çıkması için projektif test uyguladım. Bir çocuğu en kısa tanımanın yolu bu testler. Sonuçlara göre, çalışmayı planlıyorsunuz... Sonra her şey kendiliğinden gelişiyor.
Pınar'dan sonra sıra Engin'deydi. O da ablası kadar tatlı bir çocuktu. Müthiş düzeyde hoş sohbetti.' Sanki saatlerce konuşsanız kesinlikle canınız sıkılmayacakmış gibi hissediyordunuz.
 
* * *
O gün yanımdan ayrıldıktan sonra onlarla ilgili zih- ; nimden bir sürü şey geçmişti.
Kitaplardan okunan hayat, bazen gerçek hayatlara hiç mi hiç uymuyordu. Annelerinin söylediğine göre, eğitim kitaplarındaki bilgiler ışığında hareket ediyorlardı. Seminerlere gidiyorlardı. Yine de hiçbir şey yoluna girmiyordu. .
Giderken annenin söylediği söz, oldukça anlamlı olmalıydı:
"Ayyy, iyi ki zamanında üçüncü bir çocuk daha dünyaya getirmemişiz. Ne yapardık üçünün arasında?"
Birçok seminerde, konferansta tam da bu konuyu aydınlatmaya çalışan bilgiler vermeye çalışıyordum. Kitaplarda yazılanlar, genel geçer doğrulardır. Yani yazarlar genel kurallardan hareketle sizlere bilgiler verirler. Genel anlamda bunları zihninize yazmanızda ve işinize yarayacağını umduğunuz anlar için kullanmanızda fazla bir zarar yok.
Ama okuduğunuz, önünüze çıkan her bilgiyi, hayatınıza uygulamaya çalışırsanız, tabii ki işler yolunda gitmez.
Bu durumla ilgili ilginç bir anım bile olmuştu:
Bir gün son derece kültürlü, okuyan, araştıran, çocukları için her şeyin en iyisini ve en güzelini yapmaya çalışan bir bayanla tanışmıştım. Bu bayan, çocuklarına örnek olmak ve diğer yandan kendisini geliştirmek adına sürekli eğitim içerikli kitaplar okuduğunu anlatıyordu. Bir gün kızı, kitap okurken annesinin yanma yaklaşarak:
"Yine ne okuyorsun anne? Lütfen, her ne okuyorsan bizim üzerimizde uygulama yapmaya çalışma. Kendimi, senin küçük beyaz deney faren gibi hissediyorum artık." diye isyan etmiş. Anne ilk kez o anda ne kadar büyük hata yaptığını anlamış.
Geçmişte uzmanlar fazla tanınmıyordu. İnsanlar hangi konularda yardıma başvurmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Artık zaman hızla değişiyor. Ne gibi konularda yardım alabileceğinizi tahmin edebiliyorsunuz.
Sanırım en sağlıklı sistem, herkesin bir aile danışmanının olması. Böylece sorun bacayı aştığında değil, daha yeni yeni ortaya çıkarken tespit etme ve yardım alma noktasında olursunuz.
Genel popülasyona uyan bir metot, sizin ailenize, çocuklarınızın özelliklerine uymayabilir. İnsanın doğasına ve yapısına uygun olmayan bir bilgi, başkaları için ne kadar doğru olursa olsun, sizin için hiçbir şey ifade etmez. Hatta, elinizden geleni yaptığınızı, artık bazı şeylerin yoluna girmesi için yapılabilecek hiçbir şeyin kalmadığını düşünerek hayal kırıklığına bile uğrarsınız.
Sonuçta bu aile iyi bir şey yapmıştı.
Bireysel destek almanın daha doğru olacağı sonucunu keşfetmişti.

* * *
Test sonucu alıp da şaşırmayan aileyle karşılaşmadım dersem, abartmış olmayacağım sanırım.
Birçok aile çocuğunu iyi tanıdığını düşünür genellikle. Onların iç dünyalarında olup bitenleri öğrendiklerinde, onların gözleriyle dünyaya baktıklarında da şaşkınlıklarını gizleyemezler çoğunlukla.

Aynı şeyler burada da kendisini gösteriyordu. Test sonuçlarını anneye ve babaya birlikte aktarmıştım. Baba, işlerini ayarlayarak, bu sonuçları duymak için bize katılmayı kabul etmişti.
Pınar'in bilinçaltında baba figürü yok gibiydi. Babayla aralarının yeterince iyi olmadığını düşünüyordu. Babasının kendisiyle yeterince ilgilenmediği, babası tarafından bir kenara itildiği duygusu hakimdi.
Annesiyle birliktelik yaşama duygusu, babaya oranla daha fazlaydı. Ama her şeye rağmen kendisini yalnız hissediyordu. Kararsızlık ve korkularla dolu bir süreç vardı içinde. En kızdığı şey, suçsuz olduğu zamanlarda, suçlan-masıydı.
Çok kırılgan bir yapısı vardı. Küsme eğilimi çok yüksekti. Bir sorunla mücadele etme eğilimi yok denilebilecek kadar azdı. Sorunlarla yüzyüze geldiğinde, aklına ilk gelen çözüm, kaçıp gitmekti.
Endişeli, heyecanlı bir bekleyiş vardı. Neyi, niye beklediğini bilmeden...
Engin, evde annesiyle, ablasıyla sohbet eden bir yapıya sahip değildi. Bunun zıddı olarak kendini anlatma, birileriyle konuşma ihtiyacı oldukça yüksekti.
Aile içinde kendisine karşı planlar geliştirildiğini düşünüyordu. Özellikle annesiyle ablasının bir olup, kendini alt etmeye çalıştıklarını düşünüyordu.
Erkek üstünlüğüne inanma eğilimi, neredeyse kemiklerine kadar işlemişti.
Ablasını kıskanıyordu. Ve evden gitmesini istiyordu.
Anne ve babaları, duyduklarından sonra çocuklarını hiç de tanımadıklarını söylüyorlardı.
"Hay Allah... Biz de çocuklarımızı tanıdığımızı düşünüyorduk. Aslında dışarıdan bakınca hiç de öyle görünmüyorlardı."
"Evet... Aslında bilinçaltı, aileleri hep şaşırtır..."
"Gerçekten ilginç. Örneğin biz hep Pınar'm Engin'i kıskandığını düşünürdük. Kızcağız bir şey söylediğinde hemen kıskançlıktan hırçmlaştığmı zannedip, kızardık. Oysa esas ablasıyla ilgili böyle duygular besleyen kişi Engin'miş."
"Tüm bunlar, onların farkında olmadıkları, bilinç düze' yinde bilmedikleri şeyler. Lütfen yanlarında buna benzer yo' rumlar yapmamaya dikkat edin. Aksi halde benim işimi zorlaştırırsınız."
"Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz?" diye devreye girdi baba.
"Sonuçlara göre kişilik özellikleri birbirinden çok farklı. Aynı anne babadan dünyaya gelmişler, ama çok zıt özellikleri var. Öncelikle birbirlerine karşı geliştirmiş oldukları olumsuz duyguların, olumlu hale çevrilebilmesi için bireysel destek al' maları uygun olur. Birkaç hafta ayrı ayrı çalışırım onlarla. Daha sonra ikisini birlikte seansa alırım. İletişim süreçlerini güçlendirme çalışması yaparız."
* * *

Daha sonraki haftalarda iki kardeşle ayrı ayrı çalışmalar yapıyorduk.
Diyorum ya... Terapiler insanları hep şaşırtır diye... Hatta biz uzmanları bile...


İlk geldiklerinde Pınar'm benimle konuşurken yada çalışırken kesinlikle sorun çıkarmayacağını söylemişti annesi.
"Pınar çok konuşkandır. Biz onunla anne-kız sohbet ederiz. Engin de yanımıza gelip bir kelime bile konuşmaz. Varsa yoksa haylazlık. İki lafı bir araya getirtmez bize. Engin'le işiniz zor." demişti.
Oysa Engin'le işim hiç zor olmamıştı.
Öyle tatlı, öyle şirin şeyler anlatıyordu ki... Birçok kereler kahkahalarla güldüğümüzü hatırlıyorum.
Hiçbir duygusunu saklamıyordu. Benimle kelime oyunları yapmıyordu. Kaçamak cevaplar vermiyordu.
Kendisini birlikteliğimize açmıştı.
Onunla birkaç seans; korkuları, kıskançlık duygusu, duygularını ifade etme biçimleri hakkında konuştuk. Tabii bu duyguları, onda olan şeyler diye konuşmadık.
İlk birkaç görüşmede oldukça dirençliydi. Kendi düşüncelerini sonuna kadar savunuyordu.
"Bence böyledir..." diye kestirip attığı durumlar oluyordu.
Zamanla direnç, yerini olumlu duygulara bırakmaya başladı. Sinirli olduğunu kabul ediyordu. Sinirinden önüne ne gelirse devirdiğini de eklemeyi unutmuyordu. En fazla sinir olduğu kişi kimdi?
Bildiniz!... Ablası...
Her şeyine sinir oluyordu ablasının. Oturmasına, kalkmasına, giyinişine, kumandayı eline alışma, yemek yeme-mesine, zayıflığına, koltukta ayağa kalktığında gelip kendi yerine oturmasına,, odasının kapısını kilitleyip onu yanına almamasına... Her şeyine yani.
İki kardeşle yaptığım seansları kıyaslamak gibi bir hata yapmam gerekirse -ki hadi siz okuyucularımdan merak edenleriniz için yapayım bu hatayı- Engin daha paylaşımcı, daha işbirlikçi, daha istekli, daha çözüm önerileri üretici, daha fedakâr bir görünüm sergiliyordu.
Pınar, ergenlik çağındaki kız çocuklarına özgü tavırlar içindeydi. Daha kırılgan, daha narindi. Dışarıdan görüldüğünün aksine, seansta daha sessizdi. Psikosomatik ağrıları çok fazlaydı. Sürekli bir yerleri ağrıyordu. Her seansta anlatacak bir ağrıyan bölge mutlaka buluyordu. Daha çaresiz, daha depressif bir yapısı vardı.
Çalışmalar boyunca, nevrotik ağrılarda azalmalar dikkatimi çekiyordu. Artık eskisi kadar şikayetçi değildi; hayattan ve Engin'den. Zamanla kendisini çaresiz hissetme duygusunun farkına varmıştı. Niçin böyle hissetmiş olabileceği, bu duygudan nasıl kurtulabileceği hakkında konuşmalar yapıyorduk. Yaşadığı ve üzüldüğü olaylarda, çıkış bulmak için yeni yollar arama çabası, beni gerçekten heyecanlandırıyordu.
* * *
Ayrı ayrı o kadar iyiydiler ki... Bir gün annelerine:
"Beni kandırmış olma ihtimalinizden şüpheleniyorum doğ' rusu. Bir hafta sonu size gelip bakacağım ev hallerine. Gerçek' ten doğru mu söylüyorsunuz." diye takılmaktan kendimi alamıyordum.
"Ayy, ne olur gelin de görün çektiklerimi. İnanmaya-' caksmız, ama geçenlerde buraya yeni geldiğimiz sıralarda, memleketten kayınpederim gelmişti. Adamcağızı geldiğine geleceğine pişman ettiler."
"Ne yaptılar?"                                                                     t

"Yastık kavgaları, televizyon kavgaları... Neler neler..."
Her şey bir yana, belli ki ikisi bir aradayken yolunda gitmeyen şeylerin varlığı gerçekti.                                     [
* * *
Onları yakından tanıdıkça, aşırı eşitlik ilkesinin, aralarındaki ilişkiyi zedelediğini düşünmeye başlamıştım. Doğduklarından beri eşitlik adına, iki kardeşe her şey aynı yapılmıştı. Birisinin ayakkabıya ihtiyacı varsa, diğerine haksızlık olmasın diye ona da almıyordu. Birisinin canı bir şey istiyorsa, diğeri de o ürüne adapte olmak zorunda kalıyordu.
Baştan ilkeli gibi görünen bu süreç, zamanla olumsuz sonuçlar doğurmaya başlamıştı. Çünkü birinin istemediği bir şey, diğerine yapıldığı için kendisine diye dayatılıyordu. Durumdan memnun olmadıkları zaman bu durumu, kendi aralarında öç alma olayına çeviriyorlardı. Örneğin bu hafta Engin'in seçme sırası olduğu için Mc Donald's'a gitmişlerse ve orayı Pınar sevmiyorsa, diğer hafta seçme sırası geldiğinde, sırf geçen haftanın öcünü almak için, Engin'in sevmediği bir yer seçiliyordu. Böylece aslında gülmek, eğlenmek, ailece bir şeyler yapmak için başlatılan gezi planı, herkes için kâbusa dönüyordu. Çünkü arabaya binerken başlayan kavgalar, eve girdikten sonra bile devam ediyordu.
Asıl sorun birbirlerinin sınırlarını bilmemeleriydi. Bu çocukların eşitsizlik sorunu yoktu.
Tam tersine eşitlik ilkesinin, fazlalığından dolayı deforme olmuş hali vardı.
Bu çocukların, anne-baba sevgisi görmeme sorunları yoktu.
Bu çocukların, aileyle bir şeyler yapamama sorunları yoktu.                       x
Bu çocukların, maddi yetersizlikten dolayı istediklerinin yapılmaması sorunları yoktu.
Bu çocukların, sınırlarını bilmemeyle ilgili bir sorunları vardı...
Birisi diğerinin sınırını bilmiyordu... İkisi de sınırlarındaki özgürlüğün, nerede başlayıp nerede biteceğini bilmiyordu...
Sürekli birbirlerinin denizine giren düşman ülkeler gibi kavga edip duruyorlardı...

İkisinin de hazır olduğunu hissettiğimde, birlikte seansa gireceklerini söylemiştim. Nihayet beklediğim an gelmişti.
İkisi beraber karşımdaydı.
İkisi de kıkırdıyordu. Sanki yanıma ilk kez gelmişler... Sanki birbirlerini ilk kez burada görmüşler... Sanki ya-bancıymışlar...
Birlikte birkaç hafta çalıştık. Birlikteliklerimiz boyunca Engin hep paylaşımcı oldu. İlk başlardaki direncinin tersine; girişken, esnek, çabalayıcı bir yanı vardı. Pınar, bir türlü kardeşinin çabalarına, kardeşliklerini korumaya çalışma duygusuna güvenmiyordu. Engin'in direnci Pı-nar'a geçmiş gibiydi.
"Bak gördün mü, Mehtap Abla? Ablam bana hiç gü-;' venmiyor. Sana söylemiştim. Ne yaparsam yapayım, inanmıyor bana..."
"Niye inanayım. Beni hep hayal kırıklığına uğrattı, bu güne kadar. Ona hiç güvenmiyorum." diyordu gayet sakin .bir şekilde Pınar.


 Ablasının ona olan güvensizliğini duyan Engin hırçm- laşıyordu:
 "Eee, madem bana güvenmeyeceksin, buraya niye geli- yoruz? Hiç gelmeyelim bari."
 "Pınar, burada birlikte yola çıktık. Sizde olan bazı yanlış duygu ve alışkanlıklarla ilgili çalışmalar yaptık, biliyorsun. Kendinde birtakım değişiklikler olduğuna inanıyor musun? Yani buraca gelmek işine yaradı mı?"
"Evet yaradı."
"O halde Engin'le yapağımız çalışmaların da işe yaradığına inanmalısın. Seninle neler yapay sam, onunla da benzerlerine yapam. Üstelik yüksek bir performansla çalışıyor bence..."
"Esas benim ona hiç güvenmemem gerek. Yalan söylüyor sürekli." diye devam etti Engin.
"Hiçte bile. Ne yalanı söylüyor muşum sana?"
"Derslerle ilgili yalan söylemiyor musun? Benim matematiğim iyi diye derslerini bana yaptırıyor. 'Benim dersim var.' deyince 'Ne olur yardım et, yoksa yetiştiremem. Daha sonra ben de sana yardım ederim.' diyorsun. Kendi işin bitip sıra benim derslerime gelince yardım etmiyorsun. Esas yalancı sensin."
Seans boyunca iki kardeş arasında oldukça ilginç diyaloglar geçmişti. Pınar, göstermemeye çalışıyordu, ama bir yandan da Engin'i izliyordu. Gözlemlerinden edindiği duygular, olumlu olmalıydı ki sonlara doğru daha kucakla^ yıcı davranmaya başlamıştı. Engin'in çabalarını izlemesi,5 onu yumuşatmıştı.
Bir sonraki hafta onlara bir oyun oynatacağımı söylet yerek, seansı sonlandırmıştım.                                     
Böylece bir günlük beraberliğimiz daha ajandamın sayfalarında kalmıştı...
* * *
*
Yanıma geldiklerinde öncelikle bir müddet, geçen hafta neler yaptıklarıyla ilgili konuştuk.
Daha sonra, herkesin kendi sınırlarını bilmesi, karşısındakinin özgürlük alanını ihlal ettiğinin farkında olması için bir oyun oynattım.
Grup oyunları ve psikodrama, çocuklarla ve ergenlerle çalışırken hep işe yaramıştır. Önemli olan nerede, nasıl bir oyun kurmanız gerektiğini bilmeniz. Gerisi kendiliğinden geliyor zaten.
Oyundan sonra karşılıklı duygu paylaşımına sıra gelmişti:
"Biz bilmeden hep birbirimizi kırıyor muşuz?" diyerek söze Pınar başlamıştı.
Önceki birkaç çalışmamızda sürekli birbirleriyle ilgili olumsuz duygular dile getiriyorlardı. Beraber yaptıkları, birlikte yaptıkları hiçbir şey yoktu. Haksızlık olmasın diye her şeyi sırayla yapmaya öylesine alışmışlardı ki...
Okuldan eve geldiklerinde, kimse kimseyi rahatsız etmesin diye kendi odalarına çekildiklerini söylüyorlardı. Engin, yaşı ve cinsiyeti gereği, hareketli oyunları seviyordu. Ablasıyla güreşmek, boğuşmak, boks yapmak istiyordu. Görünen oydu ki sırf ablasıyla bir şeyler yapmak adına onunla uğraşıyordu.
Ablası da tam tersi, otursun, kitap okusun, günlük yazsın... Kız işleri...                                                       

İkisi, birbiri için hiçbir şey yapmıyordu.'                   
Anneleri ortalığı toplamalarını söylediğinde, her ikisi de sadece kendilerine ait döküntüleri topluyor, diğerine ait olanlara kesinlikle elini sürmüyordu. Ortalığın niye hâlâ dağınık olduğunu soran anneye verilen cevap basitti.
"Ben topladım. O da kendi eşyalarını toplasın..."
Mutfakta bir şeyler yiyorlar. Masadaki yiyecekleri toplamaları gerektiğinde, sadece kendi yedikleri malzemeyi dolaba yerleştiriyorlardı.
Banyo yapılması gerektiğinde, önce kimin gireceği hep tartışma konusu oluyordu. En sonunda çözüm olarak bir gün birisi önce banyo yapacak, bir başka gün diğeri önce banyo yapacak.
Kahvaltıda masada ikisinin de aynı koltuğu sevdiğini duymak hiçbirinizi şaşırtmaz sanırım... Çünkü beni şaşırtmamıştı... Öyle ya başka koltukları sevselerdi, şaşırırdım zaten.
Çözüm ne? Evet... Tahmin ettiğiniz gibi... Bir gün birisi, bir gün diğeri...
Annesinin okuduğu eğitim kitaplarında böyle bir sonuca ulaşmışlardı. Kitapta, kardeşler arasında kıskançlık ve benzeri zorluklar yaşanmaması için hayatın planlanması gerekliliği üzerinde duruluyormuş. Bu bilgiden hareketle evdeki her şey kurala bağlanmış. Her şeyin bir kuralı var. Oturmak kurala bağlı, yatmak, kalkmak, konuşmak, susmak, döküntü toplamak...
Görünüşe göre eşitlik ve adalet adına kurallar, hepsi tarafından ortak alınıyordu.
Oysa zamanla, çalışmalar meyvesini vermeye başladıkça, kardeşler arasındaki iletişim ve koalisyon sağlandıkça, yolunda gitmeyen şeyler tek tek kendisini göstermeye başlayacaktı.
İlk olarak yapmam gereken şeyin, kardeşler arasında iletişim kurmak olduğunu biliyordum. Her şeyi o kadar ayrı yaşıyorlardı ki... Anlaşmalı evliliklerde bile bu kadar kurala bağlanamazdı hayat.
Birlikte yaptıkları çok az şey vardı. Ama birbirlerini bekleyerek sırayla yaptıkları faaliyetlerin sayısı sınırsızdı.
* * *
Oyunlu seansımızdan sonra onları evlerine gönderirken bir ödev verdim.
"Size bir ödev versem, yapar mısınız? Öyle öğretmen ödevi gibi sıkıcı değil ama..."
"Aaa, yaparız... Biz çalışkan çocuklarız zaten. Sıkılmadan yaparız." dediler.
"Tamam o halde... Çok kolay bir ödev. İkinizin her gün tam olarak on dakika, birlikte, bir konu üzerinde sohbet etme' nizi istiyorum. Bu on dakikalık sohbette, kesinlikle birbirinizin gıcığına gidecek hiçbir şey yapmayacaksınız"
"Ama ya farkında olmadan gıcık edersek birbirimizi?" diye lafa atladı Engin...
"İkinizi de tanıyorum. Gıcıklık yapma konusunda yanlışlık yapmayacağınızı bilecek kadar tanıyorum. Hadi... Beni kan' dıramazsınız- İkiniz de birbirinizin en çok nelere sinir olduğunuzu biliyorsunuz."
Gülüştük birlikte... Söylediklerimin doğru olduğunu ikisi de biliyordu.
"Neyse oyunun devamını söyleyeyim. Bu on dakikanın, beş dakikası sana, beş dakikası da sana ait. Herhangi bir konuda konuşmanızı istiyorum. Söyleyeceğiniz şeylerin mantıklı
olmasına gerek yok. Önemli olan burada, birinizin konuşması,  diğerinin onu hiç sözünü kesmeden dinlemesi..." 
"Bu kadar mı?"
 "Evet... Ayrıca bu günden başlayarak, her gün için, gün'  lük tablo tutmanızı istiyorum."
Sonra işi çok fazla şansa bırakmak istemedim. Elime bir dosya kâğıdı alıp, haftanın yedi gününe böldüm. Hangi saatte müsait olabileceklerini sorarak, o.saatte odalarında olmalarını istedim. Her gün için ortak konuşabilecekleri bir konu tespit ettim ve hangisinin odasında konuşulacağını yazdım.
Özellikle oda seçiminde sırasıyla takip yapmadım.
Zaten her şeyi çok kuralcı yapmak gibi alışkanlıkları olduğu için, bilerek karışık seçim yaptım.
"Anlamadığını?: bir şey var mı?"
"Yaa, Mehtap Abla... Sırayla niye yazmadın?
Haksızlık olmasaydı, bir gece onun odasında, bir gece benim odam-, da konuşsaydık..."
"Haksızlık yapmak istedim o yüzden..." dedim gülümseyerek.
Haksızlık yapmak istemiştim gerçekten... Çünkü kurallarla eşitlik adına yaptıkları şeyler, bana çok haksızca görünüyordu... Adı konulmuş gerçek bir haksızlıkta neler hissedeceklerdi, merak ediyordum.

"Ayrıca unutmadan söyleyeyim... Oynadığımız bu oyunu evde de devam etmenizi istiyorum. Tamam mı? Bu size zor gelir mi"
"Hayır..."
* * *
Tekrar geldiklerinde, ellerinde geçen hafta kendileri için oluşturduğum tablo vardı. Üzerine özenle notlar tutmuşlardı. Her şey son derece düzenli görünüyordu.
"Nasıl geçti haftanız?"
"İyi... Fazla kavga etmedik, biliyor musun Mehtap Abla" dedi Pınar.
"Ooo, bu çok iyi..."
"Ablam çok başarılıydı. Beni fazla gıcık etmedi." "Engin de bana vurmadı." "Peki ödevi nasıl yaptınız? Neler geçti aklınızdan?" İkisi de tek tek ödev yaparken hissettikleri duyguları anlatıyorlardı.
Öyle görünüyordu ki ortak bir konuda birkaç dakika bile olsa birlikte bir şeyler yapmak hoşlarına gitmişti.
Onlar anlatıyorlardı... Bir ara onlardan daha uzaklara gittiğimi fark etmiştim...
Yıllardır normal sandığım, her evdeki kardeş ilişkileri böyledir zannettiğim ve benim şahsen yaşadığım sürecin, birçok insan için ne kadar uzak olduğunu düşündüm.
Bir anda, kardeşlik ilişkilerini, düşmanlık duygularının hakim olduğu biçimlerde yaşayan kişiler için üzüldüm.
Ne çok insan var bu durumda.
Bunca insan en fazla yakın ve samimi olması gereken insanlardan alabildiğine uzaklaşırken, hayatında belki bir daha olma ihtimali hiç bulunmayan kişilere karşı ne kadar da toleranslı...
Engin'in en büyük şikayeti bu değil miydi zaten?
Ablasını teneffüslerde ziyaret etmek istediğinde sınıf-.-larındaki başka erkeklerle gördüğünde çılgına dönüyordu;

Ev içindeki değerlendirmenin aksine, ablası için taşıdığı duygular bambaşkaydı.
Pınar, inatla kardeşinin başına erkek kesildiğini' söylüyordu.
Erkek çocuk ya, ablasının namusunu koruyor...!
Başka erkeklerle konuşmasına tahammül edemiyor...!
Oysa birlikte çalıştığımızda Pınar görmüştü ki, Engin'in bütün hırçınlığı, ablasının başkalarıyla konuştuğunu görmekti.
Adı Ayşe olmuş...
Adı Fatma olmuş...
Adı Ahmet olmuş. ..
Hiç fark etmiyordu ki Engin için...
Çünkü ablasının odasına ne zaman sohbet etmek için girmek istese, ya ders çalıştığı bahanesiyle odasından dışarı gönderiyordu Engin'i, ya da 'Sohbet etmeyi sevmiyorum... Hele erkeklerle asla... Sen de erkeksin... Siz, kadınları anlamazsınız zaten...' gibi sözlerle kovuyordu odasından.
Ablasına ziyaret yapmak istediğinde de, onu başkalarıyla konuşurken görmek, fazlasıyla zoruna gidiyordu. Ablasına seansta "Ben o arkadaşlarından daha mı kötüyüm? Niye onlarla konuştuğun gibi benimle de konuşmuyorsun? Onlara değer veriyorsun. Seni hep görüyorum, öyle güzel, öyle neşeli konuşuyorsun ki... Demek ki sadece benimle konuşmak istemiyorsun..." dediğinde, bir an donuklaşmıştı.
Hiçbir şey söyleyemiyordu...
Sanki kelimeler boğazına dizilmişti...
"Sen benim kardeşimsin... Tabii ki seni çok seviyorum..."
Seni seviyorum... Seni seviyorum...
Bu sözü duyrnaya öyle çok ihtiyaçları vardı ki birbirlerinden...    -                                                                           Son yıllarda duydukları tek söz "Senden nefret ediyorum" dan başkası değildi çünkü...
Engin'in kırıcı tavırlarına dayanamayan, vurmasından, tekmelemesinden bıkan Pınar, tüm bunların, aslında kendisinin ilgisini çekmek için yapıldığını duyunca çok şaşırmıştı.
"Bak Engin'çiğim... Büyümeye başlıyorsun... Kadınlarla yaşamayı öğrenmelisin... Kendini çevrendeki kadınlara nasıl davranmaya alışttrırsan, bundan sonraki davranışların da aynı şekilde devam eder. Kız milleti narin olur, kırılgan olur. Hemen her şeyde canları yanar. Erkek arkadaşlarına davrandığın gibi davranamazsın onlara... Daha anlayışlı, daha kibar dav~ ranmak senin işini kolaylaştırır..." demiştim.
Bunları duyduktan sonra davranışlarına dikkat ediyordu.
Zamanla her şey yoluna girmeye başlamıştı. Öyle ödevler veriyordum ki onlara, görmelisiniz... Birlikte kek pişirme ödevi... Birlikte salata yapma ödevi... Birlikte birbirlerinin yatağını düzeltme ödevi... Birlikte salonun tozlarını alma ödevi... Birlikte sofrayı hazırlama ödevi... Birlikte dondurma yeme ödevi...
Tüm bu ödevler yapılırken en önemli kural... Kesinlikle birbirlerini incitici sözler söylemeyecekler. Ağızlarından çıkan her kelimenin, karşı tarafın sevgi ve ilgisini artırıcı sözler olmasına özen gösterecekler...
Ne komikti... Çok eğleniyorduk...
Birkaç hafta daha çalıştıktan sonra, artık aralarında önemli sorunlar kalmadığını gözlemliyorduk. En büyük gözlemci tabii ki anneleriydi.
"Gördüklerime inanamıyorum Mehtap Hanım. Sanki bir mucize oldu... Sihirli değnekle falan mı dokundunuz onlara?"

Uzun yıllardan beri çalışıyorsanız ve aynı aileyle uzun zamandan beri çalışmışsanız, duyabileceğiniz en güzel cümleler bunlar oluyor...
Ne gerek var karışıklığa...?
Ne gerek var... ?
Düzeltilme şansınız varken...
Niçin olsun ki hayatınızda böyle bir fırtına... ?
Anlamsız kargaşa... ?
* * *
Birçok gençle çalışırken hissediyorum...
Kalbimden, kalplerine doğru bir köprü kurduğumu hissediyorum. Bu öyle bir köprü ki... Kimi için adı; arkadaşlık... Kimi için adı; dostluk... Kimi için adı; güven... Kimi için adı; heyecan... Kimi için adı; mutluluk... Kimi için adı; sonsuzluk... Kimi için adı; özgürlük... Kimin en çok neye ihtiyacı varsa adı o... Pmar'la Engin için adı; kardeşlik...
Ne kadar uzun çalışıyorsak, o kadar uzuyor bu köprü. Uzuyor, uzuyor... Uzadıkça daha güçleniyor... Uzadıkça daha sağlamlaşıyor... Uzadıkça ayrılmak daha zorlaşıyor...
Ayrılık anları, özellikle güzel ve doyumlu bir beraberlik yaşamışsanız hep zor oluyor.
Günlerce, haftalarca, aylarca bir şeyler inşa ediyorsunuz. .. Bir gün bir de bakıyorsunuz ki her şey yoluna girmiş.
Uzman olarak sevinmeli misiniz? Yoksa özleyeceğiniz seans arkadaşlarınızın yeni hayatlarında mutlu olmalarıyla idare mi edeceksiniz?
Ne yapacağınız hiç bilinmez...
Yine öyle bir son çalışma günüydü. Her şey yolundaydı. Eve verilen ödevlerle yaşamıştık, son birkaç haftamızı.
Bu ödevler birbirlerini daha iyi tanımalarını, daha iyi anlamalarını, daha iyi görmelerini sağlıyordu. Her gelişlerinde birbirlerini yeniden keşfetmiş, mutlu gençler olarak geliyorlardı.
Önceden beri verdiğim "Çocuğunuzla Tanışmak İster misiniz?" başlıklı seminer ve konferanslarda, tam da bu durumu anlatmaya çalışıyordum ailelere.
Her yardım alma girişiminiz, onlarla yeniden tanışmanız için attığınız önemli bir adımdır. Kanınızın, canınızın bir parçası olan çocuklarınızla birbirinizi görme, duyma, anlama...
Söylediğim gibi ayrılma seansları, gelenlere göstermemeye çalışsam da hep kalbimi acıtmıştır.
İşte yine öyle bir gündü...
Bu sevimli çocuklar... Kibar anneleri... Ne uzun süre çalışmıştık... Kim bilir belki de karşılaşma durumu bile olmayacak...
* * *
Seansa annelerini de almak istedim. Birlikte, bunca zamandır neler yaptığımızı anlatalım, diye düşünmüştüm.
Anneleri de gelmek istiyordu zaten... "Evet... Uzun zaman oldu..."
"Şimdi gerçekten ayrılıyor muyuz Mehtap Abla?" diyordu Engin.                                                                 

 Pınar söze karıştı:                                                   
 "Ben seni çok özleyeceğim."                                          
"Ben de özleyeceğim." dedi Engin.
"Siz bir kişiyi özleyeceksiniz. Ben ikinizi birden... Sanırım benim yüküm daha fazla..."
"Mehtap Hanım... Çocuklarla da konuştuk...
Sizi eve bekliyoruz... 
Lütfen gelin...
Pınarla Engin size kendi elleriyle yiyecekler hazırlayacaklar.'                                  
Elleriyle yiyecek hazırlayacaklar.
Buradaki nükteyi hepimiz anlamıştık ve gülüyorduk...

* * *
Başlangıçta her şey iyiydi.                                          . r
İki kardeş arasında koalisyon kurulmuştu. İşler yolundaydı.
Konuşmanın bir yerlerinde, anne birkaç kez Engin'i eleştirir cümleler söylemişti. Engin önce pek önemsemiyor gibi davrandı. Daha sonra nasıl olduğunu anlamadığımız bir biçimde, annesine karşı hırçın ve saldırgan davranmaya başladı.
"Ne oluyorsun oğlum? Ne söyledim şimdi ters cevaplar veriyorsun?"
"Sen zaten hep böylesin. Yaptığın tek şey eleştirmek. Şunu söyle yapıyorsunuz, bunu böyle yapıyorsunuz... Bıktık artık senin eleştirilerinden..."
Engin'in bu ani çıkışı, aslında bazı şeylerin daha tam olarak yerine otuttnamış olduğunu gösteriyordu. İki kardeşin arası düzelmişti... Tamam.. Ama ya anneyle?
"Ne zaman eleştiriyorum oğlum? Olur mu öyle şey?" "Evet eleştiriyorsun... Emirler yağdırıyorsun... Her şey senin istediğin gibi oluyor evde... Sadece sen ve senin kuralların... Bıktık, anlıyor musun, bıktık..."
Anne oğul arasında gelişen bu gerilimi, Pınar biraz Engin'e katılır gibi dinliyordu, biraz da şaşkınlıkla... Ne söyleyeceğini şaşırmıştı.
Annesi Pmar'a dönerek:
"Öyle mi Pınar? Sizi eleştiriyor muyum ben? Evde benim kurallarımla mı yaşıyorsunuz?"
Daha önceden olsaydı eminim ki Pınar, annesinin yanında yerini alarak, bu soruya cevap verirdi. Peki şimdi ne söyleyecekti acaba? Merakla Pmar'a bakıyordum.
"Şey ne söyleyeceğim şimdi?"
Bir yandan annesini kırmak istemiyordu... Diğer yandan Engin'i de...
"Evet anne... Engin haklı" sözleri çıktı ağzından.
Engin bu cevabı duyunca birden ağlamaya başladı. Hiç yapmadığı bir şekilde bağırarak:
"Gördün mü, yine aynı şeyi yapıyorsun... Yine bana inanmıyorsun. Yine ablama soruyorsun. Evde de hep bunu yapıyorsun anne. Bir şey söylüyorum, bana inanmayıp hemen ablama onaylatmaya çalışıyorsun her şeyi."
Tüm bunları o kadar inanarak, o kadar içten söylüyordu ki... Annesi olsanız kesinlikle kızamazdmız ona...
"Senin bunu yapmandan nefret ediyorum. Varsa yoksa kızın var senin. Sen sadece onun annesisin. Benim annem değilsin. Sanki beni sen doğurmamışsın. Niye bana hiç güvenin yok anne... Niye... Niye...?"                             «

Bağırarak, ağlayarak aklına gelen birçok şeyi sıralıyordu. Annesi dona kalmıştı. Ne söyleyeceğini bilemiyordu.
"Oğlum... Sen benim bebeğimsin... Benim için ikiniz de aynısınız. O neyse, sen de öylesin..."
Aralarına girmek, Engin'in duygularına ket vurmak istemiyordum. Ama bir şeyler söylemem gerekiyordu:
"Engin... Annen seni dinliyor... Kendini sıkıp üzmeden, duymasını istediğin şeyleri söyleyebilirsin. Sorunun ne olduğunu bilmeden, sana yardım edemez. Hatalarının ne olduğunu söylemezsen, kendisini düzeltemez. Yaptıklarının doğru olduğunu zannedip yoluna devam eder."
Bu arada, her şeyin yolunda olduğuna dair anneye, gözümle minik bir mesaj yollamıştım. Endişelenmesini istemiyordum. Her şeyin kontrol altında olduğunu bilmek, en fazla ihtiyacı olan bilgiydi.
Engin'i ilk kez böyle görüyordum. Nasıl olur da bunca duyguyu içinde saklar... Hiç sezdirmeden... Hiç problem ediyormuş gibi görünmeden...
Kardeşinin ağlamasına dayanamayan Pınar devreye girmişti:
"Evet anne doğru söylüyor. Evde hep senin kurallarına göre yaşıyoruz. Evde her şey yasak. Kavga etmek yasak, onun odasına girmek yasak, okuldan gelince banyo yapmamak yasak, bilgisayarda fazla oyun oynamak yasak, evde gürültü yapmak yasak, sofrada onun yerine oturmak yasak. .. Her şey yasak... Yasak..."
"Eee, kızım ne yapayım... Sürekli kavga ettiğiniz için bu kuralları birlikte koymadık mı? Kavga etmeyin diye..."
"Hayır anne, birlikte koymadık. Sen dayattın... Biz çaresiz uyduk..."

Engin hâlâ aynı noktadaydı:
"Sen bana hiç güvenmiyorsun. Niye ablama soruyorsun her şeyi. Diyelim ki o beni haksız buldu, seni haklı buldu. Onun açısından her şey yolunda diye, bana karşı yaptığın hataları görmezden mi geleceksin? Sen nasıl annesin böyle... Ona göre her şey iyidir, ama ya bana göre değilse ne olacak? Düzeltmek için, ablamın da mı rahatsız olmasını bekleyeceksin. O rahatsızlık hissedince mi inanıp kendini düzeltmeye başlayacaksın? Onun açısından her şey yolunda diye, bana karşı yaptığın hataları görmezden mi geleceksin... ?"
* * *
"Aman Allah'ım..." dedim içimden... Engin müthişti... Çok muhteşem bir analiz yapmıştı. Bu çocuk gerçekten çok zekiydi.
İlk geldiklerinde anne ve babaya bir hatırlatma yapmıştım:
"Burada bazen ipler çok gerilir. Öyle anlar olur ki, çocuklar anne-babalanna, ya da anne-babalar çocuklarına, birbirle-tinden nefret ettiklerini bile söyleyebilirler. Lütfen bu durum-lorda endişelenmeyin. Bence önemli olan, büinçaltındaki bilgi-nin ortaya çıkması. Diyelim ki çocuk sizden nefret ediyor, ama söylemiyor. Siz her şey yolunda zannedip mutlu mutlu yaşarken, çocuğunuza nefret duygusu yaşattığınızı bilmezsiniz bile. Oysa beyninde, sizinle ilgili öyle bir virüs vardır. Sadece siz bilmiyorsunuz, o kadar... Söylediğinde belki zorunuza gidebilir, belki üzülürsünüz, ama en azından onun için ne anlama geldiğinizi öğrenme şansınız olmuştur. Öğrendikten sonra düzeltme şansı da tabii ki..."
Anneleriyle göz göze geldiğimizde, sanırım ikimiz de aynı cümleleri hatırlıyorduk.
Başka hangi anne, bu kadar yoğun suçlamalar ve bağırmalar karşısında, bu kadar olgun ve alttan alıcı davranabilirdi, bilmiyorum. O gün aklıma geldiğinde, annenin olgunluğuna saygım artıyor, bugün bile...
"Ben sanırım bazı hatalar yapmışım... Bunları şimdi görüyorum. Zaten buraya onun için gelmedik mi? Yaptığımız hataları uzman bulsun, sizin için iyi anne baba olalım diye. Şimdiye kadar sizi üzecek ne yaptıysam her şey için özür dilerim. Özellikle senden Engin. İnan ki bilmiyordum böyle davrandığımı."
Bir süre buna benzer konuşmalardan sonra, son görüşme olduğunu zannederek üzüldüğüm çalışmalara yenilerini ekledik.
Düşünsenize...
Son görüşme olduğunu bilerek seansa giriyorum.
Kendimce bu iki tatlı kardeşi son kez gördüğümü düşünüp üzülmüşüm içimden...
Duygusal bir şeyler yaşayacağız zannediyorum...
Duygusal fırtına yaşıyoruz hep birlikte...
* * *
Bu çalışmaların üzerine, annelerinin de ilave edildiği yeni bir seans başlattık. Artık ev ödevlerine, konuşmalara, gülüşmelere anneleri de dahil olmuştu.
Babayla ilgili şikayetler, duygu dile getirmeler olduğunda anne dikkatle dinliyor, evde babanın yapması gerekenleri kendisine bildiriyordu. Baba, hâlâ işleri nedeniyle bize katılamıyordu. Ama anne işini öylesine ciddi yapıyordu ki,
baba sanki bizimle birlikte seanslara girip çıkıyormuş gibi katılıyordu yaşam planımıza.
Evde eskisi gibi kurallar yoktu. Herkes birbirinin haklarını gözetmeye başlamıştı. Geçmişte, herkes kendi haklarına kilitlenmişken, şimdi tam tersi birbirleri için hayatı kolaylaştırmak adına, neler yapabileceklerini bulup çıkarıyorlardı. Birbirlerine sürprizler yapıyorlardı. Birbirlerinin tabağını bulaşık makinesine yerleştiriyorlardı.
Bir gün geldiklerinde anneleri:
"Hafta sonu kayınpederim geldi yine. Bizde kalıyor. Ne dedi biliyor musunuz Mehtap Hanım?" "Ne dedi?"
"Senin bu çocuklara ne oldu böyle? Sanki eskileri gitmiş, yerine yenileri gelmiş."
"Yanlış eve geldim diye gitmez umarım." dedim.
Engin'in evde kendisini daha iyi hissettiğini biliyorduk. Sevildiğini biliyordu artık. Ve en önemlisi kendisini ablasıyla aynı haklara sahip buluyordu. Mutluydu.
Pınar... O da benzer duygular içindeydi. Kardeşine güveniyordu. Onunla konuşuyordu. Bilgisayar oyunu oynuyordu. Derslerinde yardım ediyordu.
Bu aile benim için son derece öğretici bir çalışma olmuştu. Her şey yolunda gidiyor diye düşünüp, çocukları ailelerine iade etmemem gerektiğini ilk öğrendiğim yer burası olmuştu. Anne babalar dışarıdan bakılıp dinlenil-diklerinde, ne kadar iyi, ne kadar kaliteli görünürlerse gö-rünsünler, aile içinde işler yolunda gitmiyorsa, ilişki yollarının tamamında bir sorun var demektir.
Bunu öğrenmek biraz zamanımı almıştı, ama hiç önemli değildi...
O günden sonra, çocuklarla aileleri tanıştırma işle-i mimde sınır tanımamayı öğrenmiştim.                             
Eğitimli anne-babalarla çalışırken bile...
* * *
Her şey yolundaydı...                                                  
Bu kez gerçekten birlikteliğimizi sonlandırma zamanı gelmişti...                                                                        
îlk sefer için tahmin ettiğim duygusal ortamdan daha fazlası yaşanmıştı...
En zor kısmı burası bence.                                          
Çalışıyorsun...
Emek veriyorsun...
Çekip gidiyorlar...
Cami avlusunda bulup yetiştirdiğin çocuğun, günün birinde gerçek ailesinin ortaya çıkması gibi...                    '
Bazı kişilerden ayrılmak gerçekten zor...
Elinizde kalan en iyi şey, çalışmalardan edindiğiniz tecrübeler oluyor neyse ki...
Gerçekten öğretici bir çalışmaydı...                         
Birçok şey öğrenmiştim kendi adıma... Birçok şeyi...
En önemlisi,
Bir daha, son görüşme diye üzülmemeyi...

DERLEYEN... (EDİTÖR)
İletişim:bilgi@gencogrenci.com

 

Bu makale şu konularla ilgili olabilir :kardeş - ergenlik - psikoloji -

Yorumlar